Yukarıdaki dört kelimeyi kullanarak birtakım cümleler kurabilirim:
- Barışa varmak için savaşı savmak şarttır.
- Savaşı savmak, barışa varmak için yeterli koşul olmayabilir ama gerekli koşuldur.
- Ne barışa varmak kolaydır ne savaşı savmak.
- Barışa varmak istemeyenlerden savaşı savmak beklenemez.
- Barışa varmak için akıllı adamların sağlam adımları, savaşı savmak için basiretli insanların güçlü kolları gerekir.
Cümleleri çoğaltabilirim ama gerek yok. Barış kelimesinin eski Türkçe “bar-” eylem kökünden türediğini ve atalarımızın “bardım” dediklerinde bugünkü Türkçedeki “vardım” anlamını kasdettiklerini biliyordum. Bilgime dayanak bulmak için Ahmet B. Ercilasun ile Ziyat Akkoyunlu’nun hazırladıkları Dîvânu Lügâti’t-Türk / Giriş-Metin-Çeviri-Notlar-Dizin adlı kitaba baktım. Orada “vardım” yerine “gittim” dendiğini gördüm. Doğrusu Kâşgarlı Mahmud da kitabında “zehebe: gitti” kelimesini kullanmış. Buna rağmen yahut bununla birlikte eski Türkçede “bar-” fiil kökünün de bugünkü “var” ve “varlık” kelimelerinin kökü olan “bar” ve “barlık”ın da bir ve ortak olduğunu, olması gerektiğini düşünmekten kendimi alamadım. Varabilmek için de bulabilmek için de var’ın varlığı şart. Kâşgarlı Mahmud’un “bar/var” kelimesini Araplara tanıtmak için kurduğu cümle ve seçtiği kelimeler çok ilginç: “vucûdu’ş-şey’i ve kevnuhû hâzıran fî mahallihî” yani bir şeyin bulunuşu ve yerinde hazır oluşu. Vücut, mevcut, kevn, kâinat, vb. kelimeler Türkçede de kullanıldı, kullanılıyor.
Kâşgarlı, “var”ın nakîzı/karşıtı olarak Türkçeden “yok”, Arapçadan da “leyse” kelimesini göstermiş. Adem, ademiyet, gayrimevcut gibi felsefi içerikleri olan sözcükler yerine sıradan bir olumsuzlamayı gösteren “değil” ile eşitlemiş “yok”u. Bu tutumda esas olanın, öncelikli olanın, vazgeçilmez olanın “var, varlık” “vücud/mevcudiyet” olduğunu gösteren bir yön olduğunu düşünüyorum. Bu düşünüş, elbette vâcibü’l-vücûda / varlığı şart olana ulaşarak, kavuşarak, bağlanarak, vâsıl olarak, vararak, giderek, ererek oluyor, olgunlaşıyor, lezzet kazanıyor. Ve hiç, hiçlik, fenâ, yokluk, adem, anlamını ve derinliğini ve görece çekiciliğini ezelî/ebedî, zâhir/bâtın, mutlak varlık’ın hâzır ve nâzır, hay ve kayyûm’un huzurundan, hazretinden alıyor.
Demek ki barış, varlığın özünde ve esasında aslî bir zemin olarak bulunmaktadır ve Tanrı’nın sayısız nimetlerinin tezahürüne, ihsanlarının tecellisine de sahnelik ediyor.
Savaş ise savılması gereken hem bizim uzaklaşmamız hem de bizden uzaklaştırmamız gereken bir kötülüktür.
Eski Türkçede “sav”, söz ve atasözü anlamına gelene bir ad köküdür ve bu kökten türeyen “savçı/savcı” hem Tanrı’dan haber getiren peygamber hem de dünürler arasında haber getirip götüren elçi anlamında kullanılmıştır. Ancak “savaşmak” için verilen “dövüşmek”, “savulmak”, “savurmak” ve “savrulmak” kelimelerinde karşımıza çıkan dalgalanarak savrularak akmak, coşmak, eğilmek, batmak gibi anlamlar, bugün de kullandığımız “başımızdan savmak” deyimindeki “uzaklaştırma” ve “baştan savma” deyimindeki özensizlik ve değersizleştirme anlamı “savmak” kökünün anlamını belirlemekte işimize yarayabilir.
Barış ve savaş kelimeleri de tıpkı “güreş” ve “yarış” kelimeleri gibi bize hemen işteşlik, yani müşareket veya mütekabiliyet, ortaklık veya karşılıklılık anlamlarını ihsas ediyor, yani hissettiriyor, duyuruyor. Bunu duyacak duyarlığımız var mı?
İnsanlığımızı yitirmemişsek, güç sarhoşluğuna kapılıp hak, adalet, eşitlik, özgürlük, çoğulculuk gibi erdemleri çiğnemeyi marifet ve meziyet sayacak bir ahlaksızlığa ve hukuk tanımaz bir zorbalığa sapmamışsak varacağımız yer barıştır; başımızdan, ülkemizden, bölgemizden ve dünyamızdan savacağımız şey savaştır.
Bu sözlerimi, şahinlerin yemi olmaya razı bir güvercinin kuğurmaları saymayın lütfen. Kısasta hayat olduğunu biliyorum elbette. Cinayette ve katilde zulüm vardır, ölüm vardır; adalette ve kısasta hayat vardır.
Abdülhak Molla’nın meşhur beyti el-hak doğrudur:
Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz ü felâh
Hâzır ol cenge eğer ister isen sulh u salâh!

Bir cevap bırakın