Bir Eczacının Hazin Sonu: İyilik te Ölür!

Bir Eczacının Hazin Sonu: İyilik te Ölür!

1980’lerin sonuydu ve dört gençtik. Üniversiteyi yeni kazanmış, umutla fakültelerimize dağılmıştık. Eczacılık, jeoloji mühendisliği, işletme ve maliye seçtiğimiz dallardı. Hiçbirimiz bir cemaate ya da gruba mensup değildik, bu yapıların şemsiye altında yaşamadık. Orta sınıf ailelerden gelen, okursak, çalışırsak kazanacağımıza, hayatta kalacağımıza inanan gençlerdik.

İhtilal sonrası Türkiye’sini anlatmaya gerek görmüyorum ama dolaylı yollardan hepimiz etkilendik. Ülke her an bir krizle boğuşurken biz bu sarsıntıları azaltmak için dostluğumuza, arkadaşlığımıza sığındık. Aynı yıllarda aramıza yeni biri katıldı. Ufak tefek, her daim neşeli, güler yüzlü, yerine göre mutedil, yerine göre şedit bir mizaç. Hataylıydı. Bölgenin yerli bir Türk ailesinin kızıydı. Sonrasında ailesiyle tanıştığımda ailenin Hatay’ın eşrafından olduğunu çok daha net bir şekilde anlamıştım.

Güler, azimli, son derece zeki, çalışkan bir karakterdi. Gençlik, kanın hızlı akması demek; gençlik, masumiyet ve duygusal çıplaklık demek; gençlik, hayata kafa tutmak demek; gençlik, sevginin, arkadaşlığın pür hali demek… Zaman içerisinde üniversiteleri bitirip dağılmaya başladık. Dağılmayan Güler ve Ediz kalmıştı. Evlendiler, iki kız çocukları oldu. Kısa süren bir Ankara deneyimi sonrasında Dörtyol’a yerleştiler. Ediz, mesleğini yapamadı ama kendini geliştirdi. Elde ettiği formasyonlar ile üst düzey iş güvenliği uzmanı oldu. Güler, eczane açtı. Gazi Eczacılıkta elde ettiği formasyonu sahada pratiğe dönüştürdü. Her ikisi de sadece mesleklerini geliştirmediler. Kişiliklerini, karakterlerini de kâmil bir düzeye çektiler. Kimin başı sıkışsa yardımcı oldular. Geçmişte elde ettikleri dostlukları orada bırakmadılar. Yurdun dört bir tarafına dağılmış arkadaşlıklarını çeşitli vesilelerle diri tuttular. Kimi zaman bir nikah, kimi zaman bir vefat ile…

28 Şubat süreci, 99 Ekonomi Krizi, 2002 seçimleri, 2010 Anayasa değişikliği, 2016 15 Temmuz darbe girişimi, 2017 Cumhurbaşkanlığı Başkanlık Sistemi derken bugünün Türkiye’sine ulaştık. Çürüyen, kurumları çöken, ahlaken kırılgan, hukukun olmadığı bir Türkiye. Herkes bu durumu görmesine rağmen yaşananların kendisine ulaşmayacağını düşünüyordu.

Birgün bir telefon aldım. Ediz arıyordu. Güler’in sağlığının kötü olduğunu ve Ankara’ya geldiklerini söylüyordu. Hastaneye gittim. Serviste çok kısa süreli de olsa gördüm. Zayıflamış, gözlerindeki hayat ışığı sönmüştü. Bir kez daha görme fırsatım oldu. Devamlı kan ve trombosit ihtiyacı hasıl oluyordu. Bu ihtiyacı hem duyurdum hem de kan vererek destek olmaya çalıştım.

Peki neden bu duruma geldi Güler? Basit bir safra kesesi ameliyatı neden bir insanın hayatına mal olabilirdi? Tabi ki ihmal, yetersizlik ve sağlık sektörünü çürüten finansal yaklaşım. Ailesinin pek çok serzenişi ve iddiası var, süreçle ilgili. Hukuken bir şeyler yapmak istiyorlar ama bir sonuç alacaklarına karşı hiçbir inançları yok. Doğrusu bizim var mı? Bizim de yok…

Güler’in büyük kızı Müge, hastane kafeteryasında beklerken bir cümle kurdu babasına: “Biz, dördümüz, gerçekten çoğuz”

Uzunca bir süre bu cümleyi düşündüm. Güler’in vefatı sonrasında cenazeyle birlikte Hatay, Dörtyol’a intikal ettik. Yeni yılın ilk saatlerinde uğurlamıştık, Güler’i… Cenaze namazını mezarlıkta kıldık. Gözlerime inanamadım. Bine yakın bir topluluk vardı ve büyük bir bölümü kadındı. Müge, haklıydı. Onlar sadece dört kişi değillermiş, oldukça çoklarmış.

Biz sadece bir dostumuzu, kardeşimizi kaybetmedik. İyi bir eczacıyı, iyi bir meslek erbabını, dürüst, ahlaklı, faziletli bir vatan evladını kaybettik. Ülkeyi vuran hukuksuzluğun, ahlaksızlığın darbelerini küçük dokunuşlarla yumuşatan bir vicdanı kaybettik. Daha da kötüsü, iyiliğin öldüğüne şahit olduk.

Rahmeten vasia…

Bir cevap bırakın

e-Posta adresiniz paylaşılmaz.