Trump mı Çılgın, Maduro mu Zavallı? Ya Diğerleri?

Trump mı Çılgın, Maduro mu Zavallı? Ya Diğerleri?

ABD’nin Kasım 2025’te yayınladığı “ulusal güvenlik stratejisi” sanıyorum yeterince algılanamadı. Son Yüz Yıllık Siyasi Tarihin Kapanış Manifestosu; “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi” başlıklıyazımda: küresel ve bölgesel örgütler ile ulusal yapılar için zor bir geçiş dönemi olacak. Kaos ortamı belki de bir turnusol kâğıdı gibi birçok şeyin gerçek yüzünü ortaya koyacak. Ulusal yapılar yeniden düzenlenecek ve ülke içi siyasi mücadeleler artacak. Yeni düzene biat etmeyen ülkelerle her alanda mücadele edilecek. Karşılaşacağınız hiçbir olayı şaşırmadan izleyin. Temizlik yapılırken analiz yapmak da kolay olmayacak. Lakin yeni binanın temelleri atılmaya başlandığında, ortaya çıkacak kabullenmeler göreceli bir huzur ortamı oluşturacak” demiştim.

200 Yılın Ardından Yeni Yalnızlık Politikası, “Trump Doktrini” başlıklı bir yıl önceki yazımda ise; “Uluslararası sistemden askeri anlamda izole olmaya başlayan ABD, kendi kıtasında ekonomik ve siyasi bir güç olmaya ağırlık verecek. Trump’ın kıta ülkelerine yönelik ironik çıkışları bu yüzden çok da garipsenmemeli” demiştim.

Uluslararası sisteme yön veren üst aklın müntesipleri arasındaki siyasi çatışmalar, göreceli de olsa bir uzlaşıya kavuşturuldu ve bu da ABD strateji belgesi ile beyan edildi. Tabir caizse, uluslararası sistem analiz edilirken kullanılan küreselci ve ulusalcı gruplar anlaşmış oldu. Nihai hedefi aynı olan, sadece metodolojik farklılıklar yüzünden ayrılık yaşayan gurupları bu isimlerle adlandırmak ne kadar doğru bilmem. Zira ulusalcı olarak tabir edilen kesimin sahip olduğu küresel değerler küreselcilere galebe çalacak boyuttadır.

Esası etkilemediğini söylediğimiz usul farklılıklarına insan ruhu dokununca böylesi çıkmazlara girildi. Ayartıcı aklın kadim sabrı insan ruhundaki bu uzlaşmazlığı da şimdilik bir çözüme kavuşturdu. Bu sürecin inançsal yapısı, grupları mezhepsel boyuta taşıyacak kadar kutsuyor. Mezhepler siyasi boyutta uzlaşmakla kalmadı, aynı zamanda Papa Leo’nun Fener Rum Patriği ile ortak ritüeller gerçekleştirmesiyle dini boyutta da hatırı sayılır bir uzlaşıya imza attılar. Siyasi ve dini süreçler birbiriyle entegre olsa da burada birebir eşleştirme yapmak suretiyle analiz yapmaya çalışmayın. Bu aşamada farkında olmamız gereken şey, “zihniyet”in yeni bir dünya tasarımı hususunda tarafları uzlaştırmış olmasıdır.

Bu uzlaşmanın ne kadar çılgınca sonuçlar ortaya çıkardığını görmeye başladık. ABD, strateji belgesinde Batı yarımkürenin kendisine ait olduğunu söylüyor. Sonuçta kıtanın adı Amerika. Bu bile mülkiyet duygusunun temel argümanı olmaya yeter sanırım. Trump kıta içinde her türlü hareket kabiliyetine sahip artık. Kendi ulusal güvenliği gerekçesi ile yaptığı operasyonlar diğer ülkeler tarafından sorgulanmayacak. Kıta dışındaki politikalarında ise bir uzlaşma ile hareket edecektir.

Bu şartlar altında Maduro operasyonu beklenmedik bir gelişme değildi ama stratejik planlaması Hollywood filmlerine taş çıkartır cinstendi. Fakat filme baktığımızda bu Venezuela – ABD ortak yapımına benziyordu. Yapımcı filmin konusuna güvendiği için çekimlerde masraftan çekinmişti. Petrolün çıkartılmasındaki ekonomik ve teknolojik zorluk mu Venezuela’yı bu kadar fakir bırakmıştı yoksa hikâye uzun zamandır yazılıyor muydu? Dünyanın en büyük petrol rezervine sahip bir ülkenin bunu kullanamaması ve uyuşturucudan para kazanmaya çalışması hayatın ne garip bir cilvesi. Esasında Trump’ın da bu petrol rezervlerini kutsadığını hiç düşünmüyorum.  

Göç hususu hala bütün Batı için bir tehdit olmaya devam ediyor. ABD bu konuda sert tedbirler alacak, Meksika ile olan ilişkiler bu zeminde gelişecek. Dünya ticaretindeki öncülüğü açısından Panama kanalındaki talepleri karşılık bulmak zorunda. Grönland’ın 1823 tarihli Monroe doktrinindeki karşılığı bugün de var. ABD’nin Kanada’ya yaptığı sataşmalar ve tehditler bugün sadece bir çılgınlık olarak algılansa da yarınki yansımalarını hep birlikte göreceğiz.  

Bu günlerde, Doğu toplumlarında, Batı’nın kendi içinde bir rekabete girmesinden duyulan memnuniyet var. ABD’nin Batı ve Hristiyan kulübü içindeki ülkelerle sağlam bir mücadele ve rekabet içine girmesinin diğer din ve medeniyetleri kısmen rahatlatacağı düşünülüyor. Doğu toplumlarının, bu yaşananları, kendi huzuru veya Batı’nın yok oluşu olarak değerlendirmesi muazzam bir ezilmişliğin hikayesidir.

Her uzlaşma yeni bir çatışmanın, her çatışma da yeni bir uzlaşmanın başlangıcıdır. Bu ardıl süreçler günümüzde aylarla ifade edilebilecek zaman dilimlerine sığdırılabiliyor. Bu yüzden Batı’nın kendi içindeki uzlaşması, neredeyse eş zamanlı bir çatışmayı da beraberinde getirdi. Çatışmaların bu kadar hızlı olmasının nedeni muhtemelen elde edilen zaferin beklenildiği kadar sağlam bir zemine oturmamış olmasındandır. İlk aşamada Batı yarımkürede geri dönüşü olmayan bir düzen kurulması gerekiyor. Bunun sağlanamaması durumunda uzlaşmadan rahatsızlık duyan grupların karşı atak yapabilme ihtimali güçlenmiş olacaktır.

Batı, kendi içindeki savaşlarda ortaya çıkan kan, gözyaşı, kin ve nefretin akabinde bir güç oldu. Kendi kendine bedel ödemekten çekinen bir medeniyet değil bu. Öyle olsaydı I. ve II. Dünya Savaşları Avrupa’da çıkmazdı. Batı bugün yine bedel ödeme zamanı yaşıyor.

İkinci aşamada ise Ukrayna-Rusya ve Filistin-İsrail savaşının bir çözüme kavuşturulması gerekecek. Asıl güç mücadelesinde el güçlendirmek için çıkartılan bu savaşlar, uzayan süreç nedeniyle kronik rahatsızlıklara dönüşmek üzere. Sistem kangren olmuş bir uzvu kesmekten çekinmez ama ilaçla tedavi edebilme ihtimali varsa bu da düşünebilir.

İçinde bulunduğumuz süreç, kıymet verdiğimiz veya kutsadığımız her şeyi yok edebilecek bir hızla ilerliyor. Venezuela’da yaşananlar ve ardından gelecek trajikomik olaylar zinciri sanıyorum bütün ülkeler için ciddi bir mesaj olmuştur ve olacaktır. Bu vahşiliklerin ahlakiliği üzerine ahkam kesenler oturup kendilerine baksınlar. Dünyanın en azından bir kısmı hala ahlakı koruyabilecek güçte olsaydı bunlar zaten yaşanmazdı. Sülün Osman’ın hapishanede ahlak dersleri vermesi bile bana daha ilkeli geliyor.

Avrupa ülkeleri, Rusya, Çin ve Japonya kendilerine modaya uygun yeni elbiseler dikecek. Medeniyet tasavvurlarındaki en radikal dönüşüm muhtemelen İran’da yaşanacak. Kadim İran devlet aklı, İran’ın Şiilik misyonunu ortadan kaldırarak yeni bir iktidar modeli ortaya çıkartacak.  Devlet aklının her daim naif bir şekilde koruduğu Türk kültürü son yıllarda daha gözle görünür hale geldi. İran bundan böyle mezhep öncelikli politik söylemlerden ziyade, kültürel değerler üzerine bir açılım gerçekleştirecektir. Bu da Türklerin yönetim kademelerinde daha görünür hale gelmesini sağlayacak. Tarih, yüzlerce yıl öncesine inat Şah ile Sultan’a el sıkıştıracak. Bu sadece Türk dünyası için bir dönüşüm olmayacak, aynı zamanda Müslüman dünyası içinde de bir sükûneti sağlayacaktır. Olaya negatif yönden baktığımızda da güzel analizler çıkacak ama bunu sonra yapalım.

Vesselam Batı yaklaşık çeyrek yüzyıldır mücadelesini verdiği kendi iç uzlaşmasının tahkimatını elbette kendi içinde yapacaktır. Bundan daha doğalı yok. ABD strateji belgesi Avrupa’nın 20 yıl içinde çok ciddi sıkıntılara gireceğini söylüyor. Bu yüzden Avrupa ülkeleri gerekirse kendi halkına bedel ödetmek suretiyle radikal önlemler almaya başlayacak. Korkmuş bir çocuğun kanına duyulan özlemdeki “korku”, Batı’nın kan tazelemesindeki temel motivasyonu olacak.  Batı’nın bu tahkimatı kısa süreli de olsa doğu toplumlarını mutlu edebilir. Bu çok uzun sürmeyecek akabinde diğer toplum, devlet ve medeniyetler de nasibine düşenleri almaya başlayacaklar.

Kendi varoluş gücünün Batı’nın zayıflamasıyla birlikte göreceli olarak güçlendiğini sanan zihniyetlerin, bu haliyle kazanan olmayacakları şimdiden belli. Batı’nın ötekisi olmadan “kendisi” olmayı başaran medeniyetler uluslararası sisteme dair yeni bir paradigma üretmeli. Yaşananlar her ne kadar insan odaklı olsa da gerçekler insanlığın var oluşuyla ilgili bir sürecin yansımalarıdır.

Bir cevap bırakın

e-Posta adresiniz paylaşılmaz.