“İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır” (İsmet özel)
“İzm’ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir(Cemil Meriç)
Her ne kadar bilgi denilene karşı septik bir tutuma sahip olmam nedeniyle, kurduğum cümlelerde “…dır” bağlayanını kullanıp kesin hüküm ortaya koymaya çalışan beyanlardan kaçınmaya çalışsam da bazen aslında olmaması, yaşanmaması gereken bazı yanlışlar karşısında bu normatif tutumun takınılması gerektiğini düşünüyorum. Böylesi iddialı bir içeriğe yönelmem kişisel gözlem ve deneyimlerimin bende oluşturduğu hayal kırıklığı ve hayıflanmadan kaynaklandı.
Toplumla ve yaşamla ilişkileniş süreçlerim boyunca “muhafazakârlar” ve “devrimciler” şeklinde adlandırılan her iki camianın da içinde bulunma olanaklarım oldu. Deneyimlemelerim eşliğinde yaptığım gözlemler önüme şu soruyu koydu; “her iki kesimin de niyet/istenci ile amaç/muradı aynı iken niye bir-araya gelip de niyet ve muratları için güç birliği yapmıyorlar? İnsandan, doğadan, emekten, yaşamdan yana evrensel düzlemde hak ve özgürlük mücadelesi içinde olanların bırakın bir araya gelip güç-birliği yapmalarını, birbirlerini karşı kutuplar olarak addetmeleri, iyilik, güzellik ve doğruluk/adalet adına büyük bir kayıptı bana göre. İşte bu kaygılar, dertler yüzünden böylesi bir içeriğe yöneldim.
Eğer bir şekilde de olsa vakıa üzerine beyanda bulunuyorsanız ve beyanınızda bir sorun varsa, sizden beyanınızı delillendirme yoluyla kanıtlamanız istenir veya beyanda bulunan -eğer gereği doğmuşsa- beyanını kanıtlamakla mükelleftir. Üzerinde durduğunuz konu vakıa/olgu üzerine değil de kavramsal ise bu durumda da beyanınızı gerekçelendirmeniz, tanıtlamanız gerekir. Ele almaya çalıştığım bu konunun hem vakıa hem de kavramsal yanları bulunması yüzünden, ortaya koyduğum bu iddiayı hem gerekçelendirmeye, kendi içindeki tutarlılığını göstermeye hem de deliller yoluyla kanıtlamasını gerçekleştirmeye çalışacağım.
Açıklamalar
Kavramlar düşüncenin, cümlenin, anlamın ve anlatımın taşıyıcısı olan temel birimlerdir. Öte yandan kavramların anlamsal içerikleri mutlak ve nihai değildir. Bu yüzden de beyana dayanan iletişim süreçlerinde taraflar kullandıkları kavramlar konusunda, -iletişimin selameti adına- titiz olmak durumundadırlar. Kavramlar bize anlam içeriklerini en açıklayıcı ve doğru biçimleriyle “etimolojilerinde” verirler. Bu yüzden öncelikle “muhafaza” ve “devrim” kavramlarının etimolojisini ortaya koymaya çalışacağım.
1-“Muhafaza” ve “muhafazakâr’lığın” etimolojisi
Arapça ḥfẓkökünden gelen muḥāfaẓa(t) محافظة “koruma, saklama” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Arapça ḥafaẓa حفظ “korudu, sakladı” fiilinin mufāˁala(t) vezninde III. mastarıdır. Arapça ḥfẓ kökünden gelen ḥifẓ حفظ “1. koruma, saklama, 2. ezberleme, özellikle Kuran’ı ezberleme” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Arapça ḥafaẓa حفظ “korudu, sakladı” fiilinin fiˁl vezninde mastarıdır
Muhafazakâr; Arapça muḥāfaḍa(t) محافظة “muhafaza” ve Farsça kār کار “eden” sözcüklerinin bileşiğidir. (Daha fazla bilgi için muhafaza ve kâr maddelerine bakınız) Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler) “korumacı, ziyankâr zıddı”
Kâr; Farsça kār کار “1. yapma, etme, iş, fiil, 2. yapan, eden, 3. meslek, gelir, getiri” sözcüğünden alıntıdır.
https://www.nisanyansozluk.com/kelime/muhafazak%C3%A2r
Muhafazakârlığın kökeni ve tarihi;
Muhafazakâr (sıfat) 14. yüzyılın sonları conservatyf, “korumaya veya korumaya yönelik, koruyucu, bütün veya güvende tutma gücüne sahip” olan içeriğinde batıda kullanılmaya başlanmış. Latince’den conservatus’tan, “korumak, muhafaza etmek, bozulmadan tutmak, korumak”, asimile edilmiş biçiminden korumak gibi yoğun anlam-içerikleriyle Fransızcaya geçmiş.
https://www.etymonline.com/word/conservative
Açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, Arapçada (muhafaza), Latincede ve Fransızcada (conservatus/conservatif) şekillerinde ifadesini bulan her iki gösteren de şaşırtıcı biçimde aynı içeriğe işaret ediyor. Ortada toplum için önemli/değerli/kıymetli olan bir takım unsurlar var ve aynı zamanda da bunlar asimile olma=bozunuma uğrama riskiyle karşı karşıya ve bu riske karşı da “muhafazakâr/conservatif” tutumlar devreye sokularak olası bozunum risklerine karşı toplumsal gard alma tutumu devreye sokuluyor, hepsi bu işte.. Dikkatimi çeken diğer bir nokta da “muhafazakarlığın” Türkçe anlam dağarında “ziyankarlığın” zıddı olarak kullanılmış olması.
2- “Devrim” ve “devrimciliğin” etimolojisi;
Kaynaklarda pek de sağlıklı bilgi yok, o yüzden “anladığımı” yazmaya çalışacağım. Fransızcadaki karşılığı “Révolution”, İngilizce ve Almancadaki karşılığı “revolution” ve hepsi de latince “revolutio” sözcüğünden uyarlanmış… Sözcüğün siyasal-anlam bağlamından önceki içeriği, zaman, dönem, çağ ve dairesel döngü, dönme, döndürme gibi içeriklere sahip ki eski Türkçede de aynı anlam içeriklerine sahip.
Tam da bu noktada iz-sürmekte zorlandım. Nişanyan etimolojisinde bu sözcük ele alınmamış, devrim sözcüğünün “Arapça” karşılığının izini de süremedim. Kaynakların bu noktada belirsiz kalmasının nedeni aslında tam da bu kavramların “siyasal-bağlamda” kullanılmaya başlanması ile ilgili sanırım. Fransız devriminden önce ne “muhafaza” sözcüğü, ne de “devir” sözcüğü siyasal içeriklere sahip değil, sanırım Fransız devriminden sonra “muhafazanın” yanına “karlık” eklenerek muhafazakâr tutum, aynı şekilde devrin yanına bir im eklenerek devrim ve ci ekiyle de devrimci tutum bu şekilde “adlandırılmış” oldu. Bizdeki bu durumun aynısı batı için de geçerli, Latince kökenli “konservatif” e ek yaparak “muhafazakâr” tutum, yine aynı şekilde latince “revolutio” na ek yaparak da “devrimci” tutum adlandırılarak ilgili siyasal kavramlar elde edilmiş.
Öte yandan Arapçada “devrim” ve “devrimci” gösterenlerinin izini süremedim. Sözcüklerin Arapça karşılıkları nedir diye tarama yaptığımda, devrim için, “thawra” devrimci için de “thawri” gösterenlerine işaret edilmiş, bundan başka da bir açıklama bulamadım. İslam ansiklopedisi çok sık baş vurduğum bir kaynaktır, orada da “devrim” ve “devrimci” kavramlarının Arapçadaki karşılıklarına dair bir veri bulamadım. Bu işin içinden çıkmayı Arapça bilen üstatlara devretmekten başka yapabileceğim bir şey yok..
Siyasal Zemin Kayması
Siyasal bir tutum biçimi olarak muhafazakarlık ve devrimcilik Fransız devriminden sonra yürürlüğe girmiş oldu. En genel kuş bakışı haliyle baktığımızda, bir iktidar mücadelesi arenası olan siyasal süreçlerde yönetenlerle yönetilenler arasındaki duvarın sürekli olarak aşındırıldığını çok net biçimde görebiliyoruz. Önce ve öncelikle yöneten olarak firavunlar vardı ve onlar kendilerini rab ilan etmişlerdi. Sonraki süreçlerde birileri onlara karşı diklendi ve firavunun ilahi olma sıfatını elinden alarak onu “yer-yüzü” kralına dönüştürdü. Yine iktidara karşı savaşan güçler giderek mutlak iktidara sahip olan monarkları yerinden ederek, iktidarının bir kısmını paylaşıma sokarak, mutlak monarşiyi meşruti monarşiye doğru yeniden yapılandırdılar. İktidarlara karşı mücadele veren güçler burada da kalmadı, Fransız devrimiyle birlikte meşruti monarşiyi de yerle yeksan edip, cumhuriyet ve demokrasi rejimlerini toplumsal yapılarda işletmeye başladılar. Böylelikle tarihsel süreç içinde tam da tepemizde, son derece dikey/hiyerarşik olarak dikilen iktidar çok uzun ve zahmetli süreçlerle de olsa en azından şeklen, kâğıt üzerinde de olsa omuz hizamıza doğru gelmiş oldu.
İktidar ve getirisi olan nimetler her zaman iktidar sahipleri için vaz-geçilmez olmuştur, bu yüzden iktidarın bu şekilde gök yüzünden evrilip, devrilerek yer-yüzüne ve omuz hizalarına gelmesini sağlayan yönetilenler alanı olan sivil toplum unsurlarının çabası sayesinde olmuştur. Öte yandan insanlık tarihindeki bu iktidar ilişkilerine büyüteçle baktığımızda bu değişim/dönüşüm süreçlerinin aslında biçimsel olarak zahiri olanda kaldığını, sarmal iktidar ilişkilerinin, ruhunda/batıni olarak pek fazla da bir şeylerin değişmediğini görüyoruz. Peki bu niye böyle olmaktadır? İnsanlık tarihinde sürekli olarak idealize edilen, ülküsel hale getirilmiş olan, kulun kula kulluk etmediği veya vatandaşını asli unsur, iktidarı da ona hizmette araç olarak gören yönetişim biçimlerini niye mümkün kılamadık, kılamıyoruz?
İdealize Edilen Olması Gerekenlerin Güzelliği ve Olanın Çirkinliği
Yapılan araştırmalar dünyanın her yerinde -üç aşağı beş yukarı- en güvenilmez insanların siyasetçiler olduğunu ortaya koyuyor. Siyaset kurumu ve siyasiler, yalan dolan, yolsuzluk, rüşvet v.s olumsuz içerikleriyle biliniyor ve anılıyor. Bunlar reel-aktüel olan siyasetin anlam içerikleri. Oysa siyaset denilenin olması gereken anlamı bu değil. Tam tersine, idealize edildiği, olması gereken anlamıyla siyaset, bir insanın hayatında yapabileceği en erdemli uğraştır. Çünkü siyasete giren kişi -olması gereken anlamıyla- bu tercihiyle birlikte aynı zamanda şunu deklare etmiş olur, “ben kendi bireysel hayatımı yaşamaktan vaz-geçtim, toplumsal hayat alanında sorunları olan insanların sorunlarını çözmek adına, diğerkâm bir yaşam biçimini seçtim. İnsanlık tarihine baktığımızda (söylem ve eylemleri bağlamında strateji ve taktiklerini kabul edersiniz ya da etmezsiniz bundan muaf olarak) iktidar ilişkilerine müdahale edebilen büyük devrimcilerin siyaseti hep bu ülküye göre yaptıklarını görüyoruz. Musa ve havarileri firavuna diklenirken dertleri kendilerinin veya asabının ceplerini doldurmak değildi, aynı şekilde İsa ve havarilerinin ve aynı şekilde Muhammed ve sahabenin iktidarı almak isterken dertleri iktidarın getirisi olan nimetleri kendileri için istemediler, tüm insanlık için bu yolun, yolların daha hayırlı olduğunu düşünerek, kelleyi koltuğa alıp bu yola girdiler… Aynı şekilde marksın, engelsin, Lenin’in, Gandi’nin derdi de insanlığa hizmet etmekti…
Nietzsche metinleri boyunca hep şu soruyu sorar, niye ama niye hep düşkünlük, kemiyet, sefalet, köle ahlakı kazanıyor, toplumsal bağlamda niye hiç keyfiyet, zarafet, asalet kazanamıyor? Habil/Kabil’den beri devam eden bu kavgada niye genel, kamusal hayatları belirleyenler düşkünler/düşkünlük halleri oluyor?
İyinin Örgütsüzlüğü/Korkaklığı, Kötünün Örgütlülüğü/Cesareti
Olan/aktüel siyaset her zaman kişisel, sınıfsal, örgütsel, siyasi çıkarlar üzerinden yapılır. Bu türden siyasette diğerkâmlık değil bencilik/bizcilik hakimdir. Oysa siyaset, siyasetçilere bırakılamayacak kadar önemli bir alandır. Kötülük neden dünya üzerinde tüm çağlar ve coğrafyalar boyunca bu denli örgütlüyken ve bizlere haksızlık, savaş, soykırımlar, kan, vahşet, göz yaşından, mutsuzluktan başka bir şey sunmazken iyilik neden bunların karşısında örgütlenememektedir?! İyiliğin elinde haklı olmaktan kaynaklanan “hakikat” gibi bir silah varken neden ama neden hep onlar kazanmaktadır ve bizler hiç de kabul etmediğimiz, maruz bırakıldığımız bu hayatlara razı olup sancılı bir şekilde yaşıyoruz. Tüm zamanlar boyunca ağlamadık mı? 1. ve 2. Dünya savaşlarına, Kerbela’ya, Auschwitz’e ve hep ağlamayacak mıyız, Gazze’ye?
İyilerin tek suçu sanırım “fazla” iyi olmak. Kötülerin kabalığı, nobranlığı, küstahlığı ve cahil cesareti onlarda yok, o yüzden iyiler kötülere karşı nerden/nasıl savaş verebileceklerini bilememenin çaresizliğini yaşıyorlar. Aman onun seviyesine inmeyeyim, üzerime sıçrar kirlenirim, benden değil Allahtan bulsun belasını… İyilerin “hali pür melaline” sebep olan durum işte budur.
Bu dünyaya iyiliği davet etme giderek de getirmek için yapılması gereken tek şey iyilerin iyiliği örgütlemesi gereğidir. Nasıl ki örgütlü kötülük karşısında iyiler azınlıkta kaldığında, kendilerini çaresiz hissedip geri çekiyorlarsa, aynı şekilde misliyle onlara bunu yaşatmak gerekiyor. İyilik örgütlenip yaşamda saf-tuttuğunda, kötüler, kötülüklerini yapabilecek alan bulamayacaklardır.
İşte tam da burada gelip asıl meseleye dayanıyoruz. Kötülük tüm farklılıklarına rağmen bir-araya gelip örgütlenebiliyorlar. Yani bu dünyanın zalımları, kötüleri de farklı inançlardan, farklı etnisitelerden, farklı sınıflardan oluşuyorlar ama her ne hikmetse onlar “kötülük” noktasında birleşebiliyorlar. İnançlı, inançsız, sağcı solcu, Türk, Kürt olmaları onları ayrıştırmıyor, kötülükler söz konusu olduğunda bir-araya gelebiliyorlar, Tüm farklılıklarına rağmen onlar bir araya gelip de bu dünyaya kahır-bela kusarken, iyiler niye “iyiliklerinde” bir araya gelip de yaşamı huzura, selamete erdiremiyorlar?
Ömrü hayatım boyunca, çok iyi inançlılarla da çok kötü inançlılarla da karşılaştım, aynı şekilde çok iyi ateistlerle de çok kötü olanlarıyla da aynı şekilde çok iyi Kürtlerle de çok kötü olanlarla da …….+N Mevlana şöyle diyor; “insan olmanın mektebi, medresesi, kilisesi, havrası, camisi yoktur”
Yurdum özelinde ve dünya genelinde yaşamsal süreçlerimde gördüğüm şu; yurdumun ve dünyamın “iyileri” aslında kötülerden daha çok ama birbirlerinden habersiz ve dağınık ve örgütsüz biçimde, kendi-hallerinde ve kendi köşelerine çekilmiş biçimde yaşıyorlar. Siyasal yelpazenin her kanadında iyiler var ama dağınık ve birbirinden habersiz. Siyasal, etnik, mezhepsel, inançsal aidiyetler, bagajlar onların dünyasına da sızmış ve birbirlerine “öteki-kılmış”. Malum, iktidarı patolojik olarak kullanan ve ona sahip olan muktedirlerin temel taktiğidir, “böl-parçala ve yut, yönet”, bu şekilde yönetilenleri iktidara karşı hep azınlıkta, açıkta ve ayazda bırak. İktidarın bu “kurnazca” ve insafsızca olan oyunu hep tuttu ve tutmaya da devam ediyor. Hatırlıyorum öğrenci olduğum dönemlerde birbirine düşürülenlere hep bunu anlatmaya çalıştım. Öğretmen oldum, sendikal mücadelenin içinde yer aldım, belli bir sendikada ama hem kendi mahalleme hem de diğer sendikalardaki arkadaşlara hep bu bölünmeden ve getirisi olan güç kaybından söz ettim. Türkiye’de şu anda eğitim hizmetleri alanında 23 sendika var. Sanki öğretmen olarak her birinin yaşadığı sıkıntılar başka başka. Oysa bir araya gelebilseler, hak ve özgürlükleri noktasında, talep edip de iktidardan koparamayacakları hiçbir şey yok ve hatta bir araya gelebilseler bu ülkede devrim bile yapabilirler. İşte birileri bunu biliyor ve bildiği için de onların bir araya gelmemesi için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar, onlar biliyor ama sözüm ona ülkenin en nitelikli-yetişmiş insanları olan öğretmenler maalesef bunu bilmiyor…
“Dünyanın Bütün İyileri Birleşin..!”
“Muhafazakarlık/mata-fizik/devrimcilik”
Ön saptamalar;
1- “Pante rei/her şey akar”, değişmeyen tek şey değişmenin kendisidir, aynı ırmağa ikinci kez giremezsiniz. (Herakleitos) . Öznenin kendisi ve bilinci de dahil olmak üzere Herakleitos’un ortaya koydukları verili/apriori ontolojik bir yazgı durumu ise -ki öyle- bu duruma binaen “muhafazakarlık tutumu” kendisini nereden, nasıl, neye dayandırarak meşru kılacak ve olumlayabilecektir?!
2- Bu soruyla ve sorunla yüzleşmeyen, tam da bu noktada kendi-kendisinin muhasebesini yapıp, hesabını kendisine kes(e)meyen muhafazakarlık tutumu, zamanın her kipinde ve coğrafyanın her yerinde siyasal düzlemlerde var olan kurulu düzenlerdeki o düzenin kurulmuşluğundan kaynaklı, gücü/erki/iktidarı tümel insanlık hayrına değil de kendi mensubiyeti için kullanan iktidar elitlerinin, ezici, un-ufak edici değirmen taşı-çarkına su taşımaktan başka bir işleve sahip olamayacaktır. Nitekim tarihte/geçmişte ve şimdide ve dünyanın her-yerinde “muhafazakârlar” hep verili durumun/statükonun düzenin/devletin savunucuları konumuna düşmüşlerdir.
3- Descartes’a göre felsefe; kökleri metafizik, gövdesi fizik, dalları ise tıp, mekanik ve etikten” oluşan bir ağaç gibidir. Bu metaforik anlatım oldukça güçlüdür, şu yönüyle ki; farklılıkların ve oluşun bir “karakter-kazanabilmesi” için bir bağlamda-omurgada bir araya getirilmiş olması da gerekir. O “karakter” olmadığında, kökler, gövde ve dallar bir araya gelip “işlevsel” bir bütün oluşturamazlar. Bu “karakterli” bir araya gelişte, “hayati-işlev” köklerde ve kökenden başlamaktadır. Kökler gövdeye su ve mineral taşımadığı takdirde gövde ve dolayısıyla dallar da giderek kuruyacaktır ve modern zamanlar boyunca dünyanın içinde düştüğü “buhranlı” haller de bundan ibarettir zaten. Geldiğimiz bu post-modern/truht zaman durumlarında -Heidegger’in felsefi kavramsallaştırmasıyla artık “varlık-unutulmuş”- yaşadığımız hayatlar, var-olma biçimlerimiz artık “ruhu/kanı/canı” çekilmiş, benzi solmuş bir tür zombi hallerine dönüştürülmüştür. Baudrillard ise bu durumu simülasyon ve simülakra kavramlarıyla karşılamaktadır. Modernizmin tarihi boyunca, canı, canlılığı ve kudreti getiren hayat damarlarındaki kan değiştirilmiş, organik olanın yerine, plastik-yapay bir -teknolojik- kan enjekte edilmiştir. (Modernizm öncesi hayat damarlarında dolaşan kanın ne şekilde, nasıl ve ne olduğu ayrı bir tartışma konusu, başka deyişle modernizm öncesi habaşka deyişle modernizm öncesi hayat damarlarında dolaşan kanın patolojik yanlarının olması, modernizmin hayat damarlarına plastik-yapay kan pompalıyor olmasını haklı/meşru kılan bir durum değildir, nitekim batı “post-modern” dönemler dediği zaman ve durumlarda şu anda bunun muhasebesini yapmaya çalışmaktadır. Soru/n çok bellidir artık, “*peki aklımız” bize niye yetmedi veya niye istediğimiz gibi akıllanamadık, eksik olan neydi?!
4- O halde “zat’a” “karakteri/sabiteleri” ve aynı zamanda canı/canlılığı/oluşu =”hayy” ı getiren/takdim eden “köklerdir” ve bu köklerin “meta-fizik” şeklinde kavramsallaştırılarak onun fiziğin/oluşun=“hayy” dışına doğru itilmesi-sürülmesi ve “zat” ile “hayy’ın ” “BİR_likteliğinden koparılası” metafiziğe yapılan en büyük kötülüktür, çünkü metafizik fiziğin ötesi falan değil tam olarak da fiziğin-zembereği, ona kan-can ve “ruh taşıyan ana ve kılcal damarlarıdır.
5- Değişim/dönüşüm denilen kesintisiz/süreğen bir ontolojik yazgı-durumu ise -ki öyle- bu yazgının içinde sahip çıkılması, korunması, kayıt altına alınarak muhafaza edilmesi gereken bazı “karakterlerin” olduğunu veya olmasa bile oldurulması gerektiğini savunabilecek veya kendisini bu biçimde konumlandırabilecek bir “muhafazakarlık” gerektiğinde “devrimci” bir tutum da takınarak, sürekli egemenlerin ezici-dağıtıcı değirmen taşına/çarkına su taşıyor olma konumundan kendisini kurtarabilecektir..
6- Devrimcilik denilen şey, her-şeyi değil, işlevi kalmamış kuruyan/ölü veya ölüme yol açan kurutucu unsurları bünyeden söküp-atabilme çabası olduğu gibi, muhafazakarlık denilen şey de, düzenin var-olan her şeyini sahiplenip savunmak değildir, insanlıktan yana olan ve “ruhsuzlaşmaya” yol açabilecek “kök-sap-değerleri” fark edip, muhafazasını onlarla sınırlayabilmektir. Devrimcilik ile muhafazakarlık bu yola girdiğinde insanlığın “*genç/delikanlı” yanı ile “olgun/dingin yaşlılık” hali buluşmuş olacaktır.
*“İnsan için en tehlikeli olan şey, merhamet sahibi olmayan akıllı ve zeki olma halleridir, modernizm boyunca aklımız ve zekâmız yetkinleşiyor ama aynı oranda da merhametimiz azalıyor ve merhamet denilen şey, -fizik ötesinde veya ona aşkın değil ama- ancak ve sadece “meta-fizik değerlerle” mümkündür…
İçkin-Metafizik değerlere dayanmayan bir muhafazakarlık ise sadece ve sadece iktidarın rıza üretimine hizmet eder.
Dünyayı güzellik değil iyilik kurtaracak ve iyiliği örgütlemekle başlayacak her şey ve işte o zaman dünyanın çirkin çehresi değişmeye başlayarak yerini gülümseyen güzel çocuk çehresine bırakacak.

Bir cevap bırakın