Türk Dünyasında İletişim ve Etkileşim Paradoksu

Türk Dünyasında İletişim ve Etkileşim Paradoksu

Bir olayı algılama, anlama veya anlamlandırma sürecimiz en az dört kademelidir. Bu, kişinin sezgilerine göre artar veya azalır. Bir olayla karşılaştığınızda veya izlediğinizde, ilk önce gözler fenomeni görür ve kabul eder, ikinci aşamada bilinç bunu bir algıya dönüştürür, üçüncü aşamada ise beyin bu yanılsamayı insan iradesine rağmen yönetmeye başlar, son aşamada da ruh bu anlamsız karmaşaya rağmen gerçek üstülüğü insana anlatmaya çalışır. Şimdi siz gözünüze mi, bilincinize mi, beyninize mi yoksa ruhunuza mı inanacaksınız? Hayatı kaçıncı boyuttan değerlendirebildiğiniz sizin niteliğinizi ortaya koyar. Hâkim olunamayan her katman, insanın yönetilebilirlik seviyesidir. Hayatta hiçbir şey göründüğü şekliyle algılanmamalı.

Uluslararası sistem sömürgecilikten bu yana sistematik olarak her dönemin özelliğine göre yeni bir metodoloji ile hareket ediyor. Temelleri biraz daha geriye dayanmakla birlikte, bugün oldukça aktif hale gelen bir politik yaklaşımdan bahsetmek istiyorum. Sistem kurucuları mevcut yapı içinde aktif hale gelmesini arzu ettikleri devletlerin, dış politik açılımlarında kendilerince bir sigorta sistemi kuruyorlar. Zira, böyle bir sigorta olmadan devletlere bahşedecekleri lütufların kendi aleyhlerine kullanılacağının farkındalar.

“İletişim ve etkileşim paradoksu” olarak tanımlayabileceğimiz bu teoriye göre, ülkelerin hali hazırda kendi doğal yaşam alanlarındaki ve dışındaki bölgelerde, iletişim ve etkinliklerinin ters orantılı olmasıdır. Yani bir ülkenin kültürel ve tarihsel olarak kendine yakın hissettiği bölge, ülke ve topluluklarla iyi bir iletişimde olmasına rağmen, iyi bir etkileşim içinde olamamasıdır. Bir ülkenin kendine yakın hissettiği ülke ile iyi ilişkileri, görüntü itibariyle bir gerçek olarak kabul edilse de etkileşim anlamında aynı gücü ortaya koymuyor olabilir. Birbiriyle iletişim ağları güçlü olmayan ülkelerin arasındaki etkinlik ise beklenenden çok daha yüksek olabilmektedir.

Bu sayede aralarında bir ittifak kurabilecek bağları olan ülkeler birbirinden uzaklaştırılıyor, bağları zayıf olan ülkeler ise birbirleriyle daha fazla etkileşime giriyor. İletişim ve etkinliğin ters orantılı geliştiği bu sistemde amaç, ortak kültürel değerleri birbirinden uzaklaştırmak ve melez uzlaşılar kurmaktır.

Filistin İsrail savaşında Filistin ile aynı kültür ve din havzasındaki devletlerin Filistin halkıyla olan iletişimi yüksek düzeyde olsa da Gazze’yi içine düştüğü sefaletten kurtarabilme etkinliğini yakalayamadıklarını görüyoruz. Dolayısıyla görünürde iletişim sorunu yaşamadığınız bir ülkede etkin olabilme gücünüz elinizden alınmış olabilir. İşte burada ikinci kademeden bir değerlendirmeye de geçebilirsiniz. Yani bu etkinsizleşme size bir dayatma da olabilir ya da sizinle yapılmış bir pazarlık da. Fenomen ve farkındalık burada devreye girer ama sizin sonucu değiştirmek gibi bir gücünüz genellikle yoktur.

Çin kendi kültür coğrafyasındaki ülkeler ile bu yüzden beklenilen bir etkileşim içinde değil. Ancak iletişiminin olmadığı Afrika coğrafyasında çok daha etkin. Rusya’da aynı bunalımı yaşıyor. Kendisine uluslararası sistemde destek olabileceği düşünülen hiçbir devletle eskisi gibi değil artık. Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan bile Rusya için bir hayal kırıklığıdır. Ruslar kültürlerinin temelini oluşturan Ukrayna ile bugün savaşmak zorunda kalıyor. Ama aynı Rusya Latin Amerika ülkelerinde çok daha başarılı politikalar izleyebilecek durumda olabilir.

İlişkilerdeki bu orantısızlık aslında sistem açısından tamamen bir sigortadır. Zira alt yapınız olmayan bir ülkedeki etkinliğiniz istenilen anda ortadan kaldırılabilecek bir potansiyele sahiptir. Bu durum, bu dönemde en fazla Türk Dünyasını ilgilendiriyor. Zira binlerce yıllık yaşanmışlığı hala ayakta tutan Türk kültür coğrafyası ziyadesiyle işlevsel durumda.

Türk dünyasının sahip olduğu bu muhteşem potansiyel, uluslararası sistem tarafından kontrol edilebilir hale getirilmelidir. Zira geleceğin dünyası devletler üzerine değil, toplumlar üzerine kurgulanıyor. Bu yüzden milletlerin ruhu hiç olmadığı kadar kıymetli hale geldi. Uluslararası sistem var gücüyle toplumsal yapıları yok etmeye çalışıyor. Bugün Türk dünyasını bekleyen en büyük tehlike de budur.

Uzunca bir süredir Türk dünyasında, iletişim ve etkileşim paradoksuna dair politik açılımlar sabırla gerçekleştiriliyor. Türklerin kendi aralarında iyi bir iletişim içinde olduğu görülse de asla beklenilen bir etkinlik içinde değiller. Gerçekleştirilen politik açılımlar muhteşem bir iletişim göstergesi olarak sunulsa da bunun bir yanılsama olduğunu fark etmekten şimdilik uzağız. Türk dünyasının yakın dönemde uluslararası politikada ziyadesiyle aktif hale gelmesini bu gerekçeyle fazla kutsamamak gerekecek. 

Türkiye için Türk dünyasında yaşanan bazı hayal kırıklıklarını da bu kapsamda değerlendirebilirsiniz. Örneğin Türk Devletleri Teşkilatı’na üye Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan’ın Güney Kıbrıs Rum Yönetimini tanıması ve geçenlerde yavru vatan Kıbrıs’ta yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi. Yaşarken anlam veremediğimiz bu gelişmeler esasında işleyen bir çarkın dişlileri. Bazı okurlarımız olayları farklı bir açıdan değerlendirip bu tasarlanmışlığa yeni bir boyut katacaklardır. Sonuçta bu bir tasarım ise kimin fail kimin mağdur olduğunu anlamak hiç de kolay olmayacak. Tasarımı gerçekleştirenler ile maruz kalanlar arasındaki ilişki her daim kafalarda soru işareti olarak kalacak.

Etkinliğin farklı bölge ve ülkelere kaydığı bu dönemde, Türk dünyasındaki iletişim ağlarının görsel olarak korunması hız kesmeden devam edecektir. Ancak, Türk devlet ve toplulukları aile bağlarına saygı duymakla birlikte, uluslararası sistemde çıkarları gereği farklı devletlerle daha etkin politikalar izlemek zoruna kalacaklar. Türkiye Pakistan, Hindistan ve Afganistan’ın etkin olduğu bölgede çıkan çatışmalara arabuluculuk yapabilir, Nijer’de bile çok etkin bir güç haline gelebilir. Hatta biraz daha abartalım Çin ile Tayvan arasındaki soruna bile müdahale edebilir. Ama eş zamanlı olarak Çin de Balkan Türkleriyle etkin bir politik açılıma girebilir. Bu husustaki örnekler elbette arttırılabilir.

7 Ekim’den sonra İsrail devletinin uluslararası yapı ile iletişiminin sıkıntıya girdiğini gördük. Soykırım yaptığı gerçeği uluslararası kurumlarca tasdik edildi. Peki, biz bu iletişimsizliğin esasında bir etkinliğin alt yapısı olduğunu düşünebilir miyiz? Zira her iletişimsizlik yeni bir etkinlik kapısı demektir. Yahudilerin bu iletişimsizliği bir etkinleşmeye dönüştürüp dönüştüremeyeceğini bekleyip görelim.

Sonuç mu? Bu, uluslararası sistemin hazırladığı bir senaryo. Uzunca bir zamandır bunu açıktan söylüyorlar. Türkler bu senaryoyu nasıl değerlendirecek bunu zaman gösterecek. Nereden baktığınızla bağlantılı olarak bunun bir saçmalık olduğu da söyleyebilir ya da bu tehdide karşı tedbir de alınabilir. Önümüzdeki dönemde Türk dünyasında bu iletişim ve etkileşim paradoksunu ziyadesiyle görme fırsatımız olacak.

Aklınıza gelen soruyu unuttuğumu sanmayın; “Peki, Türkler iletişimde kötü veya yetersiz oldukları hangi ülke ve topluluklarla daha etkin politikalar izleyecek?” Aslında soruyu tersinden sormanız cevabı kolaylaştırabilir. Her bölge ve ülke için bunu ayrı ayrı değerlendirebilirsiniz.

O halde girişle sonucu birleştirip konuyu kapatayım.   

…

Aç cübbeni Cüneyd,

Ne görüyorsun?

Görünmeyeni.

…

Asaf Hâlet Çelebi

Bir cevap bırakın

e-Posta adresiniz paylaşılmaz.