Süheyla Atımışdört’ün Ardından…

Süheyla Atımışdört’ün Ardından…

Bu sabah bir acı habere uyandım. Süheyla Atmışdört hanımın vefat haberi musikimizin bir büyük çınarının daha devrildiğini söylüyordu. 2011 yılında kendisiyle bir röportaj yapmak ve hayatını bir nevi kayıt altına almak için kendisiyle temas kurmuştum. Sohbetlerimizin daha başında fark ettiğim şey, onun hayatını kayıt altına almak için birkaç saate değil çok uzun bir zaman dilimine ihtiyaç olduğuydu. O dönemde yaptığım bu çalışma ummandan alınan bir bardak su gibi görülmeli. Musikimizin ulu çınarına rahmet ve minnetle…

Şerif İçli’nin Şarkılarını Gazino Şarkısı Diye Dinlerdik

O bir ömre sığacak bir zaman diliminde dile kolay 42 yıl şeflik yaptı. Bugün tanıdığınız tanımadığınız, şöhret olmuş ya da olmamış binlerce sanatçı yetiştirdi. Onun rahlesinde kimler  yok ki; Meral Uğurlu, Ahmet Özhan, Coşkun Sabah, Münip Utandı, Bekir Ünlüataer, Gül Göre ve daha akla gelmeyen pek çok isim. İstanbul üniversitesi klasik Türk Müziği Korosu Şefi Süheyla Atmışdört şimdilerde Şişli’de her tarafı rengarenk anılarla dolu bir evde geçmişe ve geleceğe bakıyor. 3-4 saat onunla konuşanlar için son derece dar bir zaman dilimi… Çünkü o kadar hatıra ve anekdot taşıyor ki!..     

Biz, bu hatıraların bir kısmını keşfetmeye çalıştık bu Türk Müziği anıtının hayatına dair. Süheyla Atmışdört ve onun dilinden hayatının bir kısmı…

Müziğe olan ilginizin kökeni ailenize mi dayanıyor?

Ailem müziğe düşkündü. Amcalarım, babam, babaannem müziğe düşkündü. Ticaret yapıyorlardı hepsi. Ben hatırlamıyorum da annem anlatırdı. Büyük bahçelerimiz var. Bizdeki bağlıklar dört ayak üzerine kurulur üsttendir. Onun altına masalar kurulurmuş. Hamallar böyle tepeye kadar dolu olunca Yengem dermiş “Eyvah hafız gene bu gece misafir var.” Bütün müzisyenler gelir yemek yer ve müzik yaparlarmış. Hatta bir tamburları eksikmiş de yazıhaneye kâtip olarak İstanbul’dan bir tamburcu getirmişler. Babam bayramlarda çingeneleri tutardı. Evin dışında merdivene çıkan taş bir yer vardı. Orda müzisyenler hep çalar misafirleri öyle karşılarlarmış.

Sadece siz değilsiniz galiba müzikle uğraşan?

Annem de on altı yaşında nikâhlı olmuş, Hafızlığı da bitirmiş, babam; ona ertesi gün bir ud, bir de ud hocası yollamış. Bende süpürgeyi alıyorum, tutuyorum birde bir telini koparıyorum mızrap. Babam abime de keman dersi aldırdı. Ablama da ud aldı ama ablam kucağıma büyük geliyor diye udu pek sevmedi. Ama abim çok güzel keman çalıyordu. Hocası onu her yere götürürdü başarılı öğrencim diye. Sonra Trabzon’a geldik Ortaokul ve liseyi Trabzon’da bitirdim. Okul müsamerelerinde abim keman çalar ben Schubert’in seranad’ını söylerdim. Meşhurdum okulda.

Sonra abim meraklı olduğundan piyano aldık İçerdeki odadadır o piyano hâlâ Hoca olmadığından ben pratik olarak piyanoyu çalıyordum. Abim keman çalıyor ben tangolar söylüyordum hep. Arada da abim’in kemanını alır çalardım gıy gıy gıy…

Sonra İstanbul’a gelince Harp yıllarıydı. Biz Üniversiteye gidemedik. Çok istiyorduk. Babaannem önceden razı oldu. Babam dedi ki orda bir ev tutalım ablanla beraber gidin dedi. Ben nasıl ağlıyorum liseyi bitirmişim pekiyi dereceyle illa okuyacağım da okuyacağım. İstanbul’a önce döneriz bir bakalım nasıl derken orada kaldık. Onun için piyanoyu getirttim. Piyano gelince Fulya Apaydın’dan ders aldım.  O beni konservatuara girmem için yönlendirdi.

Siz batı müziği eğitimi aldınız ama Türk Müziğine mi yöneldiniz?

Evet, ailem istemedi. Batı mûsikîsine girmek istiyordum. Batı mûsikîsine yatkın bir sesim vardı. Napolitenler, tangolar söylüyordum. Ortaokulda iyi bir müzik hocamız vardı. Bütün gamları, majörleri, minörleri hepsini ve temel bilgileri ondan öğrendim. Abim, bütün şarkıların notalarını almış gelmiş. Ben şimdi o notalara baka baka üstteki ince alttaki daha kalın diye ses vermeye çalışıyordum.

Peki, Konservatuar?

Konservatuara gitmem de şöyle oldu. Hani o zaman “aman şarkıcımı olacaksın ne yapacaksın” falan diye meşhur 1952 senelerde sonra ben Kardeşim vardı İstanbul Teknik Üniversiteliydi. Beni gezdirir, tozdurur getirir götürürdü. Biz Trabzon’da iken burada bir ecnebinin evinde kalıyordu. Geldikten sonra da bir müddet kaldı sonra evi aldık. O dedi ki

Annemle babam ablam evlendi Adapazarı’na geldiler Adapazarı’na gelince oraya gittiler. O zamanda imtihan açıldı Hadi dedi bana hadi imtihana. Annemin babamın haberi yok. Annemler geldikten sonra siz kızın okumasına mani oldunuz hiç sözü yok dedi. Onlar sustular.

O zamanlar konservatuara 600-700 kişi müracaat ediyordu emin olun. Üç dört gün sürüyordu imtihanlar. Ben bilmem kaçıncıydım. Ama imtihanda kimler yok ki. Batı mûsikîsinden tutun Türk mûsikîsine kadar 10 kişi 12 kişi. Bütün jüri heyeti Sadi Işılay, Münir Nurettin, Şefik Gürmeriç var. Ferdi Statzer(İstanbul Belediye Konservatuarında Piyano ve kompozisyon derslerine giriyordu.)var. Onların arasında kazandım.

O zamanlar haftada iki gün birer saatti dersimiz, tek bir hocayla başladık. Ama hocamız Allah rahmet eylesin çok donanımlı idi. Şefik Gürmeriç, bütün hayatımın bu hale gelmesine sebep olan hoca odur. Medyun’um(Borçluyum) O’na. O zaman beş seneydi konservatuar. 6 sene değildi. Hazırlık sınıfı yoktu. Birinci sınıfa girdik. Bize solfej, batı solfeji, usul, Türk solfeji nazariyat hepsini öğretiyordu.

Halk Müziği?

Halk müziğine Mesut Cemil geldi.


Ne şans hocam?

Evet, çok iyi hocalarla yetiştik. İmtihanlarda Refik Fersan gibi isimler vardı. Hocalar değil. Bir jüri teşekkül ediyordu. İmtihanlara onlar geliyordu. Ama ben çok muntazam çalışıyordum. Hemen Hocanın gözüne girdim tabii. Birinci sınıftan ikinci sınıfa geçtim. İkinci sınıfa geçtiğim zaman Şefik Hocam geldi. “Sen bu sınıfta mısın?” dedi. “Evet” dedim. “Vallahi gözümden kaçmış bu sınıf sana göre değil senin bir sınıf atlaman gerekir. Bu sene o nu yaparsın.” dedi. Sonraki imtihanlarda bir kere ben imtihandan çıktım Refik Fersan’da dışarı çıkıp, arkamdan geldi. “Siz çok çalışkansınız bir daha ki senelerde de sizi böyle görmek isterim.” dedi.

Sonra dördüncü sınıfa gelmiştim sınıf atladım. İkiden dörde, dörtten de bir üst sınıfa çıkacaktım. Üç senede mezun olacaktım. Sonra batı müziği solfeji hocası geldi. Şimdi bu okulda ne kadar kalırsan iyidir dedi. Çünkü yeni solfejler girdi vs. Bende onun sözünü dinledim.

O arada batı mûsikîsinden şan dersi istedi, talebeler. Onu açtılar şan dersine girdim. Hep batı hocaları var. Girdik ona, onu da kazandım. İnci Çayırlı ile beraber girmiştik. İnci Çayırlı da, ben de kazandım. Ve aynı hocaya düştük. Lamia Hanım diye bir hocaya.

Ben çok azimli bir insanımdır. Onu pat diye bırakmam. Bir şeyi elime aldıysam onu bitirmem gerekir. Orda hoca tarif ediyor. Sesimiz hep gırtlakmış. Tabii haberimiz yok. Şimdi konuşurken bile sesimi öne alıyorum. O tarif ediyor ediyor. Ben geliyorum eve, annemler “Biz evde bağırma çağırma dinleyemeyiz.” dediler. Üç ders sonra Lamia Hanım bana dedi ki, “Siz üç senede yapılacak şeyi böyle nasıl yaptınız?” dedi. Çalışmamı çok takdir etti. Neyse oraya 6 ay kadar devam ettik. Daha da devam edebilirdik ama Lamia Hanım dedi ki; “Bakın ya Türk Mûsikîsinde kalacaksınız ya buraya geleceksiniz. Çünkü oraya gidiyorsunuz başka, buraya geliyorsunuz başka. Tabi bende dördüncü sınıfa gelmiştim artık onun için bıraktım. İnci de bırakmıştı. İyi ki de bırakmışım.

Neyse Türk Mûsikîsini devam ettik. Bizim hocamız(Şefik Gürmeriç) öyle bir hocaydı ki ateşi de olsa okula gelirdi. Hiç dersi, saati kaçırmazdı. Öyle disiplinli bir insandı ki, enine boyuna bir insandı, hepimiz çekinirdik. Bazen benimle birlikte yolda gelirdi. İsterdi ki bir şey soruldu mu hemen cevap veresin. Sonra eser tahlillerini gösterdi, hemen kavradım. Şurada rast yapılmış şurada uşşak yapılmış gibi yorumlar yapmaya başladım. “Bravo sen çok çabuk bu işi kavradın” dedi.

Şefik Bey aynı okula sizi eğitimci olarak mı aldı?

Mezun oldum. Şimdi bak oraya geleceğim. Yolda geliyoruz bana sordu.(Şefik Gürmeriç) İcra heyetine girmek ister misin? diye. İstemem dedim.

Neden istemediniz?

Ben öğrenmek için geldim buraya, istemem dedim.

Hâlbuki sesiniz güzel

Nedense öyle söyledim. Bunun üzerine Şefik bey, “tamam, iyi yaparsın.” dedi. Bir gün, “ders veriyor musun?” dedi. Ben de, “Veriyorum” dedim.

Kime veriyorsunuz dersi?

Konservatuar talebelerine evde veriyordum.

Bir gece saat 22.00 Şefik hoca bize geldi. Babam oturuyor, annem oturuyor. Geldi buraya hoş geldin beş geldin.

-Ben bir şey için geldim dedi.

İnci, o zaman folklor korosundaydı ama klasik Türk mûsikîsine geçmek istiyordu. O zaman Şükran Özer vardı. Bilir misiniz? Sarışın, güzel, tam bilmem Celal Bayar’la ismi geçmişti. Şükran Özer icra heyetindeydi. Çok disiplinsizlik yapmış. Disiplinsizlik yapınca onu çıkardılar. Çıkarınca İnci’yi oraya naklettiler. O zaman sanat kurulu başkanı Münir Bey’di.

Mezun olduktan sonra değil mi?

Evet, mezun olduktan sonra. Mezun olmadan önce de; bir gün okula gittim. Bir hastalık geçirmiş, hemoroit mi galiba. Kapıda Osman efendimiz vardı. “Şefik hastalanmış, derslere sen gireceksin.” dedi. Dördüncü sınıftayım. Aman bir hoşuma gitti. Girdim hazırlık sınıfının derslerine. Sonra Şefik hoca gelince, “Sen bunlara ne yaptın. Hep seni istiyorlar.” dedi. Çok güzel ders anlatırım ben. Övünmek gibi olmasın. İlk hocalığım orda başladı. ilk dönemlerde herhangi bir ücret almadan ders verdim.

Halk müziği derslerimi veriyordunuz?

Halk müziği değil, Türk müziği. “Sonra folklor falan demeyeceksin bir dilekçe yazacaksın belediye ye göndereceğiz. Pazartesi imtihana gireceksin. Büyük usullere kadar soracağız.” dedi, hoca. Folklordan notlarım vardı. Bazı notları da Şefik Bey yazdırdı. Sadi Yaver Ataman o zamanlar koronun şefi idi. İmtihanda Şefik hoca, Münir Bey, Sadi Yaver Ataman ve Şive Hanım vardı.

Hayatınızda bir dönem açılmış. Hemen göreve başladınız galiba?

Evet, hemen oraya tayin oldum. O dönem ücretler düşüktü ancak ben hem hocalık yapıp hem de şeye girdiğim için o zaman 300 lirayla ücretle başladım. 300 lira az para değil. Akabinde bir müddet sonra yerimi değiştirdiler, doğrudan hocalık ta kaldım. Ve o hocalık 47 sene devam etti. 42 yılda İstanbul Üniversitesi Klâsik Türk Mûsikîsi Talebe Korosunda şeflik yaptım.

İstanbul Üniversitesi Klasik Türk Müziği korosuna şeflik işiniz nasıl gerçekleşti?

Onun şefi Abidin Gerçeker’di. O doktor olarak Almanya’ya gidince benim sınıf arkadaşım olan Batı mûsikîsindeki opera korosundaki Şemsettin Kodal şefliğe geçti. O da asker oldu askere gidince istediği saatlerde gelemedi. O bakımdan bana telefon etti. Süheyla, ben askere gidiyorum. Senden başkasına burayı teslim edemem.” dedi. Yok dedim ben o işleri yapamam. Yok, olmaz dedi. Sonra üniversite korosundan tanıdıklarım tanımadıklarıma telefon etti. Ben de gittim. Gidiş o gidiş. 42 sene O koronun başında kaldım. 42 sene elimden binlerce talebe geldi geçti.

On Üniversite kuşağı diyorsunuz.

Evet, on üniversite kuşağı Oradan yani benim koromda olanların çoğu şimdi Devlet Korosunun omurgasını teşkil ettiler zaten. Nevzat Atlığ Bey’le zaten beraber hocalık yapıyorduk. Münir Bey ayrılınca bizim toplu teganni derslerine Nevzat Bey gelmişti. Orada hem hoca, hem meslektaş şeklinde olduk. Akabinde, O Devlet Korosunu kurarken isimleri yazmış gelmiş yanıma. “Süheyla, söyle sen bu talebeleri iyi tanırsın.” diye. Ahlaka da bakıyor sadece sese değil. Orada en aşağı 17-18 talebem vardır. Onlar aynı zamanda konservatuara talebe olarak geliyorlardı. Hem de Üniversite Korosuna devam ediyorlardı.

Üniversite korosunda büyük bir repertuar kazandılar. Birçok eseri bildikleri için Devlet Korosuna gidince inanılmaz rahat ettiler. Ben eserleri hep ezbere okuturuyordum. Irak. Makamına kadar okuttum. Kâr’lar, Besteler, ağır semâîler, ayda bir radyo programımız vardı. Her ay ki Radyo programlarımızda da hep bu makamları okuttum. Beste girmese bile hiç olmazsa bir yürük semâî okuttum. Çok iyi program yapardım. Başta ağır, sondaki bölüm daha hafif hazırlardım. Bana derlerdi ki, Siz çok güzel program yapıyorsunuz. Program sıralamasını iyi yapardım. Bir yerde nevakâr okunurken, arkasından Sadettin Kaynak’ın eserini okutmadım. Gündelik şarkılar yok. Bu bestekâr iyi bu bestekâr kötü diye ayırt etmiyorum. Gelen çocuklar gündelik şarkıları biliyorlar ama öyle şarkılarla gelenler konserlerde solo verdiğim zaman beste’den aşağısını okumadılar.

Mesela Sibel Can; Hüzzâm ağır semâî’yi okudu. Senin neyine piyasa ağzıyla… Hiç okuma… Orada, O’na okutanlarda suç. Onlar piyasada alışmışlar nağme yapmaya… 

Öğrencileri koroya sınavla seçerek mi alıyordunuz?

Evet, tabi sınavla seçiyordum. Çünkü kulak önemli ben kulaklarına bakıyordum. Çünkü nota ile çalıştırıyordum. Onun için doğrudan doğruya üniversite korosuna gelip, Devlet Korosuna girenler oldu. Çünkü bilmeyenler de geliyordu onların kulağına bakıyordum. Kimseyi de reddetmek istemiyordum. Hiç kimseye giremezsin demedim. Bunlar 18-19 yaşında çocuklar izzeti nefislerinin en çabuk kırıldıkları zaman. Onları neden kırayım ki. Onun için hiçbiri beni unutmaz. Hepsi arar. Almanya’dan, Van’dan ararlar. Doktor, profesör olmuşlar. Bunlar çok mutluluk verici şeyler.

Konser programınız nasıldı?

Önceleri senede iki konser verirdik. Sonraları vizeler çıktı ve bir konser vermeye başladık. Munip Utandı bizim öğrencimizdi, eşi Ceyda da bizim öğrencimizdi. İkisi de Üniversite Korosuna gelirdi orda tanışıp evlendiler. Bu insanlar Devlet Korosunu kazanınca Mefharet Hanım diyormuş ki; “Ya bunlar ne kadar donanımlı” diyormuş. Biz biliyoruz tabii söylemiyoruz. Çünkü Nevakâr’lar, Rast Kâr-ı Nâtık’lar, Ferahnâk takımlar neler neler hep ezbere okunurdu. Şimdi geliyorlar dua ediyorlar. Hepsini okutmuşum.

Radyo programlarınızın da katkısı olmuştur herhalde?

O dönemde radyo programı var. Her ay radyo programına eserleri hazırlıyoruz ama klâsik. Düşünün konser veriyoruz ne kadar eser öğreniyorlar. Sonra ben bir yaptığımı bir daha yapmıyorum. Hep böyle başka başka makamlar da yaptım repertuarımı. Onun için repertuarları çok genişledi. Aşağı yukarı klâsiklerin hepsini biliyorlar. Türk Müziğinin temelini öğretmeden, nota ve usulünü öğretmeden ezbere asla geçmedim. Nota da geçişte sorun yok kulaktan geçmek zor. O nedenle notayı mutlaka öğretip eserleri notayla ve usulle çalıştıra çalıştıra öğrettim.

Şimdiki pop müziği veya batı müziği ile uğraşan sanatçılarda Türk Müziğine karşı bir yabancılaşma var neden?

Türk Müziğini çok yozlaştırdılar bir. Sonra televizyonlarda asla hakiki Türk Müzikçiler çıkmıyor. Çıkıyor uyduruk uyduruk okumalar ki, bunlar kitleye hitap eden şeyler. Anlamadığım, acayip acayip şarkılar. Bir de pop müziği diye bir şey çıktı. Herkes sahnede, herkes sanatçı. Üç tane şarkı söylüyor, bilmem ne kadar parasına bakıyor. Mesela Sibel Can; Hüzzâm ağır semâî’yi okudu. Senin neyine piyasa ağzıyla hiç okuma. Orada, ona okutanlarda suç. Onlar piyasada alışmışlar nağme yapmaya. Siz alırsınız 2 milyar maaş. O bir gece de 100 milyar alır.

Sizce Türk Müziği gençlere nasıl sevdirilir?

Valla gençlerin çok dinleyerek sevmesi lazım. Bakın biz Şerif İçli’nin şarkılarını gazino şarkısı diye dinlerdik. Düşünün şimdi onlar klâsikler arasında girdi. Selahaddin Pınar’ın eserleri gazinolarda okunurdu. Demek ki yılların geçmesi lazım ama gençliğin mutlaka ilgi göstermesi lazım. Bir ara koro elemanlarım 80 kişi oluyorlardı. Şimdi yok. İlgi gösterilmiyor. Konservatuarlara müracaatlarda az. Çünkü herkes ucuz, kolay para kazanmak peşinde. Sanatkâr olmak demek bir eser yapmak kendini bir yerde tanıtmak. Ben kendime sanatçı demiyorum ama benim eserim binlerce talebe. Onu söyleyebilirim. Ben sanatçıyım demiyorum ki öğretmenim diyorum çıkıyorum işin içinden.

Eğitimciliğinizi biraz anlatır mısınız?

Öğrencilere karşı ilk seneler gençlik zamanlarımda çok otoriterdim. Sonraları yavaşlıyor. Ama buna rağmen beni çok severlerdi. Dersten sonra dışarıda hep beraber çıkarız, gezeriz ama ders başladı mı hiç nefes almak yok. Arada bir, 10 dakika 15 dakika ara, iki saat çalışırız tekrar. Ama ciddiyiz öyle şamata mamata yok. Sen oku, sen oku, bu sıra okusun. Bu sıra güfteyle okusun, bu sıra nota ile okusun. Öyle çalıştırdım. O kadar acemi talebelere dahi ırak, bestenigâr ferahnâk okuttum. Deli gibi haftada üç gün gidiyordum. Öyle para falan aldığım yok ha. Zannediyorsunuz ki para aldı. Sonradan Belediye, konservatuarı İstanbul Üniversitesine nakletti bizde oraya geçtik.

Öğrencilerinize rehber olarak yaşam felsefesi olarak ne önerirdiniz?

Bir kere burada sadece müzik yapılır. Hangi görüşten olursanız olun hiç kimse birbirinden daha üstün değil ve hiç bunlardan da konuşulmayacak. Nitekim hiçbir hadise olmadı. O Maraş hadiselerinde bile biz Üniversitenin mediko-sosyalinde çalışıyorduk. Her yer kapatıldı. Biz Radyo da canlı program yapıyorduk, her ay. “Hocam, talebeleriniz ve siz ayrısınız!” diyerek, bize alt katta bir yer açtılar ve biz orada çalıştık.

Peki, siz neden evlenmeyi düşünmediniz hiç?

Valla hani meşhur bir laf vardır. Kısmet olmadı. Ben o kadar çalıştım ki, haftanın yedi günü çalışıyordum. Bilmiyorum, yani kendi aklıma göre de bulamadım. Ben hür yaşamayı seviyorum. Birde evde bile iki kişi bir yere çıksak ben muhakkak onun önünde giderim. Bekleyemem. Hep böyle telaşım var. Bütün dünyayı gezdim. Avustralya, Brezilya, Kanada, Amerika’ya gittim. Avrupa’yı kaç kere gördüm. İki kere 14 katlılarla gemi gezisi yaptım.

Hayat felsefeniz nedir?

Şu bir kere çok muntazam yaşayan bir insanım. Öyle hattura huttura yok. Bizim her şeyimiz bellidir. Biraz prensiplerime bir de randevularıma çok sadığım. Hiç yapamayacağım işe söz vermem ama herkesin işini yapmaya da çalışırım. Hayatımda hayır demesini bilmedim. Benim kardeşim derdi ki: “Hayatınızda hayır demesini bileceksiniz. Başınıza ne gelirse bundan gelir.” Bir şey olmadı ama ben illa ona bir çare aramaya bulmaya çalışırım. Her zaman derim. Ben kendim için asla uğraşmadım. Bileğimle geldim. Ama talebelerim için Nevzat Bey’e gittim. Söyledim, tavsiye ettim. Tanıdıklarım varsa söyledim. Kendim için asla.

İstediğim gibi yaşamayı seviyorum. Bizim yemek saatlerimiz bellidir. Yatma saatlerimiz aşağı yukarı bellidir. Sabah, öğlen, akşam üç yemeği yeriz muhakkak. İntizamlı ve planlı yaşamak dedim ya çok böyle didaktikoz bir şeylerin içine sıkışmak değil ama genel olarak bunlar sabit.

Bu röportaj Kadem Dergisinde(2011/Yaz sayısı) yayınlanmıştır. 

Bir cevap bırakın

e-Posta adresiniz paylaşılmaz.