Kuyunun etrafında toplanmış halk ani ses ile kulak kesildi. Etraflarını beklemekte oldukları ancak asla gelmeyeceğini düşündüklerini görmek için aramaya başladılar. Başta görenler ne olduğunu anlamadı. Güneş sarı simli ışığını, taş çatlağından başını uzatmış, etrafı uzun kirpiklerinin ardından izleyen devenin kıvırcık kürküne yansıtmıştı. Taş, dişlerin arasında parçalanan elmaya benzer sesle yarıldı ve sarı deve taştan ayrıldı.
Mucizeleri romantize etmek, olayın muhatabının durumunu anlamamıza yardımcı olacaktır. Ufacık bir mağaranın içinden, insanlar izlemezken gelen devenin mucizevi yükümlülüklerinin, şahitler önünde ve klasik koro eşliğinde gelen deve ile aynı olması beklenemez. Mucizenin esprisi, her gün ayrı mucizeleri görenlere tekil bir olayın dramatize edilmesindedir. Yoksa insanı öldüren ve dirilten Rab, gökten yağmurları indiren gizli melekler ile ne anlatmak istesin?
Özgürlük ve Demokrasi Adına Müdahale mi?
3 Ocak sabahı, insanlar bir mucizeye tanıklık ettiklerini sanmış olabilir. “Halkın iyiliği” söylemiyle hareket ettiğini iddia eden Amerikan kuvvetleri, karadan, denizden ve havadan eş zamanlı bir askerî operasyon gerçekleştirdi. Operasyon olağanüstüydü ve DJT oldukça memnundu; müdahalenin kendisi ise kurtarıcı bir anlatı içinde sunuldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana benzeri görülmediği vurgulanan bu hamle, Venezuela’yı diktatörlükten arındırma iddiasıyla meşrulaştırılmış; Nicolás Maduro ve eşinin, kendi siyasal kaderleri üzerinde karar verme yetkisi Amerikan adaleti tarafından askıya alınmıştır. Müdahalenin arka planında, Amerikan ekonomisinin ağır ham petrol ihtiyacının gümrük vergilerinden muaf biçimde karşılanması gibi maddi çıkarların yer aldığı yönündeki değerlendirmeler ise geniş ölçüde bilinmektedir. Bu durumda tartışılması gereken mesele, yalnızca bir rejimin niteliği değil; “özgürlük” ve “demokrasi” adına yapılan müdahalelerin hangi noktada keyfi tahakküme dönüştüğüdür.
Levitsky’nin Demokrasiler Nasıl Ölür? adlı eserinde, ilk Amerikan yerleşkelerinde hacıların (Pilgrims) sivil toplum örgütleri ve bağımsız kurumlar aracılığıyla demokrasi ideallerini korumak için nasıl kolektif bir öz-denetim geliştirdikleri anlatılır. Cumhurbaşkanı adaylarının makama duydukları saygı gereği aylarca kamusal görünürlükten çekilmeleri ve seçim süreçlerinin bireylerden ziyade parti mekanizmaları tarafından yürütülmesi, demokratik düzenin kişisel iradelerden bilinçli biçimde geri çekilerek ayakta tutulduğunu gösterir. Farklı toplumsal kesimlerin ve politik figürlerin, fikir ayrılıklarını geçici olarak askıya alarak ortak demokratik normlar etrafında uzlaşabilmesi, hacıların tarihsel deneyimlerinden süzülen bu siyasal olgunluğun bir sonucudur. Bu nedenle Levitsky’nin çalışması, başlığının ima ettiğinin aksine, her şeyden önce demokrasilerin nasıl hayatta kalabildiği sorusuna odaklanır.
Demokrasi: Tahakkümden Uzak durma
Bu kültürel ve tarihsel çerçevede, Philip Pettit’in Cumhuriyetçilik: Bir Özgürlük ve Hükümet Kuramı adlı eserinde geliştirdiği özgürlük anlayışıyla doğrudan örtüşmektedir. Pettit’e göre tatmin edici ve kabul edilebilir bir yaşamın temel koşulu, bireyin başkalarının keyfi tahakkümü altında olmamasıdır. Özgürlüğü yalnızca müdahalesizlik olarak değil, tahakkümden uzak olma durumu olarak tanımlayan bu yaklaşım, korku ve güvensizlikten arınmış bir kamusal yaşamın ancak güçlü kurumlar ve paylaşılan normlar aracılığıyla mümkün olabileceğini savunur.
Salih Peygamber’in sarı deve kıssası; toplumun kendi kendine belirlediği yasaların zamanla ağırlaşması ve bu yasaların uygulamalarına menfi muadillerin getirilmesinin trajikomik bir örneğidir. Kuzeybatı Arabistan’da, daha sonra Medain Salih olarak anılan Hicr bölgesinde yaşayan kavim, yaşları ilerlemiş develerin artık çalışamayacak hale gelmesini ve ölümlerinin kendiliğinden gelmesini beklemeyi, onlara yaşamları boyunca sundukları hizmetin bir karşılığı olarak kabul etmiş ve bu sistemi dini bir ritüel haline getirmiştir. Bu uygulamanın dönemin politeistik inancıyla doğrudan bir bağlantısı açıkça belirtilmemektedir; ancak minnettarlık amacıyla yapıldığı düşünüldüğünde, böyle bir sonuca varmak doğaldır. Etrafta serbestçe dolaşan ve ölümlerini bekleyen bu develer, sınırlı su kaynaklarının varlığını tehdit ettiğinde, halk bu duruma çözüm olarak develerin ayaklarını kesmiş, böylece onların suya yaklaşamadan “ecelleri” ile ölmelerini sağlamaya çalışmıştır. Soruna yaklaşımlarında ikiyüzlülük ederek, iyilik adına devam ettirdikleri tradisyonları, hayvanlara zalimlik olarak vücut bulmuştur. Özetle; doğru sandıklarına bağlılıkları, zalimlik ile sonuçlanmıştır. 2026 dünyasını farklı beklesek de insanlık değişmiyor. Şimdi özgürlük ve demokrasi idealleri, ülkelerin Cumhurbaşkanlarını usulsüzlük ile alıkoyup adil olacağına yemin eden mahkemelere sevk ediliyor.

Bir cevap bırakın