Wittgenstein’ın, “üzerinde konuşulamayanlar hakkında susmak gerekir” şeklinde bir önermesi var. İnsanın haddini bilmesinin, sınırlarının ve kapasitesinin idraki içinde olgun bir tavır olarak susmasına vurgu yapar. Çünkü mevcut koşullar içinde üzerinde konuşamayacağınız bir durum söz konusudur. Konuşamamak size has bir eksiklik, bir yetersizlikle ilintili olarak düşünülmemeli. İnsan olarak bizim idrak sınırlarımızı aşan bir noktadayız. Yapılabilecek tek şey edebince susmaktır artık.
Bunun dışında da susmayı gerektiren durumlar oluyor. Buradaki susmak, bir öncekinden farklı bir susma. Burada her şey, her şeyiyle idrak sınırlarımızın içinde. O kadar içinde ki konuşmayı gerektirmeyen bir açıklıkla karşımızda duruyor. Susma, her şeyiyle orta yerde duran bir durumun mevcudiyetinden kaynaklanıyor. Herhangi bir söz, açıklama, izah gerektirmeyen açıklıkta bir durum varsa neyi konuşacaksınız, neyini anlatacaksınız? Burada da hikmetlice susmayı bilmek gerekiyor. Buradaki suskunluk, miskince bir kabulleniş anlamına gelmiyor elbette. Bütün çarpıcılığıyla görüleni çaresizce kabullenmek değil eleştirel bir bilinçle kavrayacak ve aşacak şekilde dönüştürücü bir suskunlukla baş etmek, baş edebilmek.
İnsanoğlu enteresan bir varlık. Nerede nasıl konuşması gerektiğini bilmediği gibi nerede susması gerektiğini de bilmiyor. Hatta susmamayı çoğu zaman önünde duran gerçekliği çarpıtmak, görünmez kılmak dolayısıyla o gerçekle yüzleşmemek için tercih ediyor. Burada artık konuşmak, karşımızda duran gerçekliğin üzerindeki giz perdesini kaldırmak, ona temas etmek değil bir anlamda pornografikleştirerek anlam yitimine uğratmaktır. Gerçek o kadar açık ve net bir şekilde önümüzdedir ki söylenecek her şey önümüzdeki gerçeği aşındıran bir etkiye yol verecektir.
Örneğin Gazze’de yaşananlar üzerine bugün konuşmak mümkün mü gerçekten? Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır” demişti. Peki, Gazze’de yaşanmaya devam eden şeylerden sonra konuşmak için ne diyebiliriz? Devam etmekte olanın kendisinin ölçüye gelmez bir barbarlık olduğu gerçeği bütün çıplaklığıyla önümüzde iken her anlamıyla lüzumsuz bir fazlalığa dönüşen konuşmalar –ki onların niteliği de ayrı bir bahis, için ne söylenebilir?
Konuşmanın çoğunlukla gerçekliğe yöneltilen bir çarpıtma hamlesi, olgunca bir suskunluktan neşet edebilecek anlamlı bir varoluş atılımından bizi yoksun kılmaya matuf gerçeklikten kaçış girişimi olduğunu yeniden vurgulamak gerekiyor. Mevcudun sahici bir dönüşümü ancak mevcutla yüzleşenin sahici olmasıyla mümkün. Sahici olmayanın, gerçeklikle gerçekçi bir şekilde yüzleşmeyenin mevcudu dönüştürmesi nasıl mümkün olabilir?
Susmak, susabilmek; anlamanın, kavramanın ön şartı. Yüzleşmek, yüzleşebilmek de yine ölçüsünce bir susmayı gerektiriyor. Aşağıda yer alan grafik bir Türkiye fotoğrafı sunuyor. Gösterdiği biziz, bizim durumumuz. Grafik o kadar açık ki; üzerine söylenecek her şey gereksiz bir fazla olarak kalacaktır. Bu manzara karşısında ciddiyetle susmak gerekiyor. Konuşup suyu bulandıranların dışında bir de manzarayı hiç görmeyenler de var bu arada. Onları ve durmadan konuşanları da hesaba kattığımızda grafiğe yansıyan durumun niye normal olduğunu da anlamıyor değil insan. Hâlin neyse grafiğinde de çıkan o oluyor sonuçta!


Bir cevap bırakın