İhtiyaç analizinden kopuk yükseköğretim politikaları, her yıl binlerce genci diplomalı belirsizliğe itiyor. Sadece eğitim değil, zaman, kaynak ve gelecek de boşa harcanıyor.
Her yıl on binlerce genç, büyük umutlarla bir üniversiteye adım atıyor. Kimi ailesinden ilk üniversiteli olmanın gururunu taşıyor, kimi çocukluktan beri kurduğu hayalin peşinden gidiyor. Ancak mezuniyet kapısını geçtiği anda, çok daha çetin bir gerçekle karşılaşıyor: Sahada onun mesleğine ihtiyaç yok.
Bu manzara artık münferit değil; sistematik bir plansızlığın, yapısal bir krizin göstergesi. Türkiye’de yalnızca öğretmenlik mesleğinde değil, mühendislikten sosyal bilimlere, güzel sanatlardan temel bilimlere kadar pek çok alanda “yükseköğretim-istihdam uyumsuzluğu” kronik bir hale geldi.
Yükseköğretim sistemimizin arz yönlü politikalarla, yani “ne kadar çok öğrenci alırsak o kadar iyi” mantığıyla yönetilmesi; işgücü piyasasının, bölgesel kalkınma planlarının ve ülkenin uzun vadeli insan kaynağı ihtiyacının dikkate alınmaması, “birikimli ve sessiz bir beşerî sermaye krizini” doğurdu.
Nicelik mi, nitelik mi?
Son 20 yılda üniversite sayısı neredeyse üç katına çıktı. 2000’li yılların başında 70 civarında olan üniversite sayısı bugün 200’ü geçmiş durumda. Buna paralel olarak kontenjanlar da büyüdü. Ancak bu büyümenin “nitelikli istihdam”la ne ölçüde örtüştüğü, ciddi bir tartışma konusu.
Mevcut tabloda, örneğin fizik, kimya, arkeoloji, sanat tarihi ya da resim öğretmenliği gibi bölümlerden mezun olan binlerce genç, sahada karşılığı olmayan bir uzmanlıkla mezun oluyor. Mezuniyetin ardından ya işsiz kalıyor ya da formasyon bile almadan çok alakasız sektörlerde çalışmak zorunda kalıyor. Türkiye’de yalnızca öğretmenlik değil, neredeyse tüm meslek gruplarında ciddi bir “insan kaynağı planlama sorunu” yaşanıyor. Üniversiteler, hangi alanda kaç kişiye ihtiyaç olduğunu çoğu zaman dikkate almadan kontenjan açıyor. Sonuç? Hayalleriyle mezun olan binlerce genç, gerçeklerle işsiz kalıyor.
Üstelik bu durum yalnızca bireysel bir mağduriyet değil; “kamu maliyesi ve ulusal kalkınma” açısından da ağır bir yük anlamına geliyor. Zira her bir öğrencinin eğitim süreci hem aileler hem devlet açısından ciddi bir yatırım demek. Bu yatırım, eğer planlama hataları yüzünden boşa gidiyorsa, sadece kaynak israfı değil, aynı zamanda “gelecek israfı” da söz konusu demektir.
Kim sorumlu?
Bu sorunun çözümü yalnızca Millî Eğitim Bakanlığının omuzlarına yüklenemez. Elbette öğretmen istihdamı ve eğitimin niteliği Bakanlığın temel görev alanıdır. Ancak üniversitelere kaç öğrenci alınacağı, hangi bölümlerin kontenjanının ne kadar olacağı, hatta hangi bölümlerin artık açılmaması gerektiği yönündeki kararlar YÖK tarafından alınmaktadır.
Dolayısıyla, YÖK’ün öncelikle sektörel ihtiyaç analizlerine dayalı, saha verilerine yaslanan ve uzun vadeli planlama içeren bir yükseköğretim politikası inşa etmesi zorunludur. Eğitim fakülteleri başta olmak üzere, üniversitelerin tüm bölümleri, sadece “mezun verebilmek” değil, o mezunların “nerede, ne zaman, ne iş yapacağı” sorularına da makul cevaplar üretmek zorundadır.
Ne Yapmalı?
Bu yapısal sorunun çözümü için öncelikle yükseköğretim sisteminin iş gücü piyasalarıyla kurduğu ilişki yeniden gözden geçirilmelidir. Hangi alanlarda, ne kadar mezuna ihtiyaç duyulduğuna dair veriye dayalı projeksiyonların oluşturulması hem kamu hem özel sektörle iş birliği içinde yürütülmesi gereken uzun vadeli bir planlamayı gerektirir.
Bu planlama doğrultusunda, üniversitelerdeki bölüm kontenjanlarının statik değil, ihtiyaçlara duyarlı şekilde düzenlenmesi gerekir. Bazı bölümlerin kontenjanlarının daraltılması ya da ilgili alanların başka biçimlerde değerlendirilmesi, beşerî sermayeyi daha etkili kullanmanın yollarını açabilir.
Ancak sadece nicelikle yetinmek, çözüm için yeterli değildir. Mezunların hangi oranlarda kendi alanlarında istihdam edildikleri, ne kadar sürede iş bulabildikleri, iş yerinde edindikleri becerilerin eğitim sürecindeki kazanımlarla ne ölçüde örtüştüğü gibi niteliksel verilerin de sistemli biçimde izlenmesi gerekir. Bu izlemenin, yükseköğretim politikalarına yön verecek ölçekte kurumsallaştırılması ise artık ertelenemez.
Meslek yüksekokullarının ve uygulamalı eğitim veren kurumların da yeniden değerlendirilmesi şart. Bu yapılar, yalnızca akademik sistemin alt basamakları olarak değil, istihdama doğrudan katkı sunacak birer kalkınma aracı olarak görülmeli. Öğrenciler için geçici bir çözüm değil, uzun vadeli bir mesleki perspektif sunan güçlü eğitim alanlarına dönüştürülmelidir.
Aksi hâlde, her yıl yeni bir kuşak daha üniversite sıralarından umutla mezun olacak, fakat diplomalarının karşılığını bulamadıkları bir hayata adım atacak. Diplomalar birer fırsat değil, birer hayal kırıklığına dönüşme riskiyle baş başa kalacaktır.

Bir cevap bırakın