Piktes Projesi Kızılcahamam seminerleri yaraya merhem oluyor mu?
“Türk eğitim sisteminde çocuklar için kapsayıcı eğitimin desteklenmesi projesi” anlamına gelen Piktes; yabancı çocukların, Türkiye’deki eğitime erişimlerine ve sosyal uyumlarına katkı sağlamak amacıyla 2016 yılında başladı. MEB ve AB ortaklığında organize edilen ve Avrupa Birliği tarafından finanse edilen Piktes, Suriyeli nüfusun yoğun olduğu 29 ili kapsıyor.
MEB bu 29 ilde, yabancı öğrencilerin eğitim gördüğü okullarda görev yapan öğretmenleri ve idarecileri Kızılcahamam’da birer haftalık “Kapsayıcı Eğitim ve Sosyal Uyum” başlıklı bir eğitim seminerine alıyor. Bir buçuk aydır devam eden seminerlerin birinci halkasına katılan bir eğitimci olarak gözlemlerimi ve görüşlerimi şuraya kısaca not düşmek istiyorum.
Öncelikle teorik okumalarımızı ve zihinsel konforumuzu alt üst eden yeni bir süreçle karşı karşıya olduğumuzun altını çizmek gerekiyor. Son 13 yılda tarihin en büyük göç dalgalarından birini yaşadık, halen de yaşamaktayız. Tarihin akışını değiştiren Kavimler Göçü’nde sekiz milyon insan Avrupa’nın çeşitli coğrafyalarına dağılmışken bugün çok kısa bir zaman diliminde 10 milyona yakın insan Türkiye’nin çeşitli illerine kontrolsüz biçimde dağıldı. Çoğu ülkenin nüfusundan fazla sayıda insanı ağırlamak hangi ülke olursa olsun içeride ciddi sarsıntı ve dönüşümlere yol açar ki Türkiye de bunun sancılarını ağır biçimde yaşıyor. Bu sancıların pek çok ayağı olmakla birlikte burada sadece eğitim ayağına odaklanacağım.
Kapsayıcı eğitim ve sosyal uyum eğitimi, akademisyenlerin bir buçuk saatlik sunum yapmaları şeklinde gerçekleşiyor. Uzun ve sıkıcı derslerin tekdüze biçimde slayt okunmasıyla geçirileceği endişesi, ilk ders itibariyle yerini sanki verimli bir şeyler yapılmak isteniyor algısına bırakıyor. Davet edilen akademisyenlerin, yoğun göç alan illerin üniversitelerinden seçilmiş olması ve bu akademisyenlerin vaktiyle MEB’de çalışmış, saha tecrübesi olan kişilerden oluşması derslerin canlı ve katılımlı geçmesini sağlıyor. Hemen hiçbiri kuru kuru slayt okumuyor; soruyor konuşturuyor, tartışıyor tartıştırıyor.
YÖK ile MEB farklı tellerden çalıyor
Ancak temelde, YÖK ile MEB arasında ciddi bir eşgüdüm sorunu olduğu göze çarpıyor. Kuramsal içerikle sahadaki gerçeklik arasında hiçbir uyuşma söz konusu değil. Akademi, meseleyi kültürlerarasılık, çok kültürlülük, kültürleşme gibi postmodern kavramlarla ele alırken MEB kültürel homojenlik üzerine kurgulanmış eğitim sistemini ve homojenliğe göre şekillenmiş klasik pedagojiyi okullarda dayatmaya devam ediyor. İlk Suriyelinin Türkiye’ye girdiği 2011 yılından bu yana iki kez müfredat değişikliği yapılmasına rağmen MEB’in, sayıları 1.200.000’i geçen Suriyeli öğrencilerin eğitimine dair “kendiliğindenliğe bırakmak” dışında bir şey yapmadığını görüyoruz. Her Suriyeli çocuğu yaşına göre ait olduğu sınıfa yerleştirip (10 yaşındaysa 4. sınıfa, 16 yaşındaysa direkt 10. sınıfa) karıştırıp barıştırmayı ve süreç içinde çocuğun misafir olduğu topluma entegre olmasını sağlamayı amaçlıyor.
Avrupa Birliği finanse ve organize etmese Piktes gibi bir proje de olmazdı büyük ihtimalle. Çünkü MEB bu yönde hiçbir emare göstermiyor. Mesela 13 yıldır hâlâ yabancı çocuklara eğitim verecek öğretmenleri yetiştirecek üniversite bölümleri açılmadı. Birtakım ideolojik saiklerle müdahale edilen ve operasyonel değişiklikler yapılan müfredata bu çocukların entegrasyonunu kolaylaştıracak dersler ve içerik konulmadı. 13 yıldır okullarda Türk çocuklarına eğitim vermek üzere diplomalandırılmış öğretmenler çoğunluğu Türkçe bilmeyen, okuyabilse bile okuduğunu anlayamayan yabancı çocuklara Edirne-Segedin anlaşmasının maddelerini, dünyanın güneş etrafında dönüşünün sonuçlarını, Birinci İnönü Savaşı’nın sebeplerini anlatıyor. Piktes kapsamında 2016 yılında ataması yapılan 3000 civarında sınıf öğretmeni, rehberlik, Arapça ve Türkçe öğretmeni ise (ki bunlar da yabancı çocuklara eğitim vermek amaçlı eğitim görmediler) kadrolu öğretmenlerin yaklaşık yarı ücretine çalıştırılıyor ve pek çok haktan yararlandırılmayarak yıldırılıyor, çalışma enerjileri bitiriliyor. (bu ayrı bir yazının konusu olsun)
Gettolaşma önlenmedi, entegrasyon kendiliğindenliğe terk edildi
Önemli sorunlardan bir diğeri devletin gettolaşmayı önleyememiş olması. Ülkeye giren Suriyeliler geldikleri şehrin gecekondu bölgelerine yerleşiyor ve buralarda gettolaşıyorlar. İlk ve ortaokul çocukları burada doğdular. Fakat ailede Arapça konuşuluyor, mahallede Arapça konuşuluyor, öğrencilerin büyük çoğunluğunun Suriyeli olduğu mahalledeki okulda ders dışında Arapça konuşuluyor. Bu çocuklar ne zaman ve nerede Türkçe öğrenecek? Anne-babayı Halk Eğitim Merkezleri ve okullarla koordineli biçimde Türkçe eğitimlerine almazsanız, onlara Türkçe’yi öğretemezseniz entegrasyon hedefini üçüncü-dördüncü kuşaklara ertelemiş olursunuz.
Görüldüğü üzere eğitim sistemine kazandırılan Suriyeli çocuklara sadra şifa olacak bir eğitim verilemiyor. Okullara kaydedilen çocukların en az yarısı okula devam etmiyor. Bu çocuklar aile bütçesine katkı amacıyla çeşitli yerlerde ucuz iş gücü olarak çalışıyor. Bu şekilde kendi mecrasında entegre olmaya terk edilmiş birinci kuşak çocukların kayıp kuşak olma ihtimalleri çok yüksek gözüküyor. Terör örgütlerinin veya hırsızlık, uyuşturucu, fuhuş çetelerinin elemanı olma potansiyelleri çok yüksek.
Bu ülkede lise eğitiminin neden zorunlu olduğunun doyurucu bir cevabını verebilen yok, bunu biliyoruz. Hadi Türk çocuklarına liseyi zorunlu kılıyorsun da ara eleman ihtiyacını giderecek bir kaynak olarak gördüğün sığınmacı çocuklara neden liseyi zorunlu tutuyorsun, akıl alır gibi değil. Çıraklık-kalfalık okulları, Mesleki Eğitim Merkezleri ile bu çocuklara meslek edindirmek daha akıllıca ve verimli olan değil midir?
Toplum “merhamet yorgunluğu” yaşıyor.
Bölgedeki ulus devletler birer birer çatırdıyor ve halkları ya iç savaştan ya baskıcı yönetimden kaçmak ya da insanca yaşama arzusuyla ülkesini terk ediyor. Dünya üzerinde 250 milyonu aşkın sığınmacı göçmen mobilize halde, yurtsuz-vatansız yaşam savaşı veriyor. Sığınmacılar 13 yıldır ülkemizdeler ve gelmeye devam ediyorlar, edecekler. En çok sığınmacı alan ülke olarak bu yılın ilk 10 ayında sadece Afganistan’dan 47.516 kişi, Suriye’den 42.019 kişi Türkiye’ye kaçak giriş yapmış. Göçmen idaresi istatistiklerine göre bu sayılara Filistin, Irak, Türkmenistan, Yemen, Özbekistan, Lübnan, İran’dan gelenleri de ekleyince sayı 200 binleri aşıyor.
Haliyle söylem setlerimizi çözen bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Toplumun sorunu taşıma kapasitesinin oldukça yüksek olduğunun farkındayız lakin bunun ilanihaye devam edeceğinin garantisi bulunmuyor. Toplum “merhamet yorgunluğu” yaşıyor. Sığınmacıları, demografik yapımıza musallat olmuş tehdit unsuru olarak görüyor. “Artık gitsinler, misafirlik de bir yere kadar.” şeklinde bakıyor artık. Dolayısıyla hâlâ, “geri dönecekler” umuduyla bakılıyor olaya. Oysa dönüş olmayacağı gibi sınırlardan içeri akışın devam edeceğinin artık kabul edilmesi, yeni sürece zihnen adapte olunması gerekiyor.
Nüfus artış hızımız yataya bağlanmış, Türk nüfus azalma eğilimine girmiş durumda. TÜİK öngörülerine göre bu artış hızı devam ettiği takdirde 2070 yılında Türkiye nüfusu (sığınmacılar hesaba katılmaksızın) 55 milyona düşecek. Buna karşılık travma yaşamış insanların doğum oranının aşırı yükselmesi gerçeği, Suriyelilerin inanılmaz çoğalmasını beraberinde getiriyor.
İç savaştan kaçmış, baskıcı yönetim altında sinmiş ilk kuşak ekmeğinin peşinde, ucuz iş gücü olarak, sigortasız koşullarda sömürüldüğünü bilse de yaşamda kalma hedefiyle hareket ediyor. Herhangi bir hak-hukuk, eşitlik- adalet gibi söylemlerine rastlamıyoruz. Örgütlü değiller, sivil toplum örgütleri bulunmuyor, kamuoyunda sesleri, sözcüleri yok. Ancak bu böyle devam etmeyecektir, ikinci üçüncü kuşaklar talepte bulunmaya başlayacak, seslerini yükseltmeyi öğrenecektir. Türkiye, orta vadede kucağında Kürt sorunu gibi bir Suriyeli sorunu bulabilir. Bu sorun gelecek kuşakların başını ağrıtan başlıca sorun haline gelebilir. O yüzden kendiliğinden uyum sağlamalarını bekleme politikasını da “hepsini göndereceğiz!” gibi çaresiz stratejileri de bırakmak ve meseleyi gelecek perspektifi derin olan daha ciddi stratejiler geliştirerek ele almak zorundayız. Aksi takdirde bir sonraki seçimi kazanmaya odaklı hareket eden, günü kurtarmayı amaçlayan politikacıların elinde bu ülkenin geleceği heba olacaktır.

Bir cevap bırakın