Bir vatandaş cep telefonu ile İstanbul trafiğinde lüks bir Mercedes cip (jeep) görüntülemiş…
Neden böyle yapmış? Bu cipi görüntülenmeye değer kılan ne? Havalı bir araç olması mı?
Cipin direksiyonunda, başörtülü bir kadın varmış. Ama bunda da bir gariplik yok. Lüks araçlar süren mütesettir kadınlar özellikle İstanbul trafiğinde artık çok yaygın.
Cipi dikkat çekici yapan hem oldukça lüks bir araç olması, hem şoförünün başörtülü genç bir kadın olması hem trafik kurallarını ihlal etmesi hem de “Çakarlı” olması.
Çakar lambalar trafikte diğer araçların da fark edebileceği şekilde yanıp sönen, renkli ve ışık kuvveti yüksek olan lambalar. Bu gece gündüz fark etmeksizin görülebilen parlak lambalar, üzerinde oldukları aracın trafikte geçiş üstünlüğü olduğunu gösteriyor.
Kime tanınıyor bu geçiş üstünlüğü hakkı? Acil durumlar veya öncelikli görevler için özel olarak tasarlanmış olan polis, itfaiye ve ambulans araçlarına.
Çünkü kamu yararı için, insan canı için hedefine acil gitmesi gereken araçlara trafikte diğer araçların yol vermesi gerekiyor.
Görüntülenen aracın bu tür bir araç olmadığı aşikâr.
Yani hak edilmemiş bir ayrıcalığın kullanıldığını görüyoruz.
Fakat aracı süren kadın, sadece diğer araçların kendisine yol vermek zorunda olduğunu değil tüm trafik kurallarından da muaf olduğunu düşünüyor olmalı ki sola dönülmez levhasını alenen ihlal ediyor.
Herhalde bu kadın, daha önce de başka trafik ihlalleri yapmış olmalı. Birileri rahatsız olmuş, telefonunu çıkarıp bu kanun kural tanımayan kadının sürdüğü aracı kayıt altına almış.
Neden böyle yapmış? Çünkü artık neredeyse adaletin aranabildiği tek yer haline gelen “sosyal medya mahkemesinde” dava açmak için böyle bir görsel delile ihtiyacı olduğunu düşünmüş.
Tepki çeken görüntü sosyal medyada yayıldıktan sonra;
- Arabanın Cübbeli Ahmet Hoca’nın araba kiralama işi yapan zengin damadı üzerine kayıtlı olduğunu,
- Damadın aynı zamanda tekne imalatı işi yaptığını,
- Damadın 2016 yılında İstanbul Belediyesi’nden toplam değeri 10 milyon TL olan dört ihale almış olduğunu,
- Arabayı kullanan kadının Cübbeli Ahmet Hoca’nın kızı olduğunu,
- Arabanın oldukça pahalı ve lüks bir model olduğunu,
- Devlet tarafından çakar takma izni verildiği söylenen aracın motorlu taşıtlar vergisinin ödenmemiş olduğunu,
- Zaten böyle bir resmi tahsisin de olmadığını, gazetecilere “Çakar tahsisli. Devletle ne yaptığımı ne fayda sağladığımı size mi anlatacağım?” diye efelenen damadın yalan söylediğini,
- İstanbul Emniyet Müdürlüğünün yapılan usulsüzlüklerden dolayı toplam 139.165 lira ceza kestiğini,
öğrenmiş olduk.
Şimdi karşımızdaki tabloyu sosyolojik perspektiften analiz edelim.
İktidar eliyle birtakım seçkinlere sağlanan haksız ayrıcalıklar tepki yaratıyor.
Bunların sosyal medyada ifşası toplumda ciddi bir rahatsızlığa (hatta infiale) yol açıyor.
Pek çok kimse tek başınayken hakka hukuka saygılı olmasa da maşeri vicdan adalet bekliyor.
Ancak yangın, hayati tehlike, bir suçun engellenmesi gibi olağanüstü bir halde kullanılmak üzere ve sadece devlet görevlilerine geçici olarak verilmek üzere tasarlanmış bir ayrıcalığın iktidar tarafından “elit destekçilerine” sürekli olarak kullandırılması adalet fikrini zedeliyor.
Fakat toplumun bir kesimi için huzursuzluk kaynağı olan bu uygulamalar, iktidarın perspektifinden bakıldığında kullanışlı bir siyaset aracı gibi görülüyor.
Hitler’in siyaset teorisyeni Carl Schmitt, diktatörlüğü “olağanüstü/istisnai hâl” olarak tanımlar ve “egemen, olağanüstü hâle karar verendir” der.
Çünkü istisnai haller, istisnai tedbirleri “meşru” kılarak iktidar sahiplerine normalde yapamayacakları her şeyi yapma imkânı sağlar.
Eğer düşman tankıyla topuyla kapıdaysa, deprem, sel, tsunami, yanardağ patlaması olduysa, son derece ölümcül bulaşıcı bir hastalık toplumu kasıp kavuruyorsa “normal zamanların kuralları” rafa kaldırılır.
Ama ya güçlü iktidarlar istisnai bir hâl söz konusu olmadığı halde o halin nimetlerinden faydalanmak isterlerse?
“İstisna halini” sosyolojik bir perspektife oturtmaya çalışan İtalyan düşünür Giorgio Agamben, “olağanüstü hâlin” bir kriz anında mecburen başvurulan geçici bir tedbir olmaktan çıkarılıp, bilerek isteyerek oluşturulan kalıcı bir yönetim tekniğine dönüştürüldüğüne dikkat çeker.
Orwell’in distopik 1984 romanındaki kurgusal ülke Okyanusya, bu yüzden sürekli başka bir ülke ile savaş halindedir: İstisnai halin hiç bitmemesi için güvenlik endişesinin hiç azalmaması, gerekir.
Burada ele aldığımız “kuralları ihlal eden Çakarlı araç” hadisesi, aslında “iktidar elitlerini haksız ve istisnai ayrıcalıklardan yararlandırma durumu”.
İstisnai halin sürmesine gerekçe olarak “FETÖ”, “PKK”, “İsrail”, “ABD” tehditleri münavebeli olarak kullanılıyor.
Tabi korkunç kötülüklerini yapmaya tekrar başlamak için pusuda bekleyen, sinsi ve kibirli “ancien régime” elitleri tehdidini de unutmamak lazım.
Bu aslında epeyce bir zamandır iktidarın gücünün izharı ve siyasi egemenliğinin tahkimi için kullandığı bir araç.
Arkası kesilmez tehditlerin gerektirdiği bir “olağanüstü hâl” anlatısı üzerinden toplumsal sözleşmenin temellerine dinamit koyan bir “keyfi istisnalar rejimi” kurulmuş durumda.
Hüküm giymiş mafya babalarının, kara para aklarken yakalanmış sosyal medya fenomenlerinin, gasp, adam kaçırma, hırsızlık gibi suçlardan yatan adi suçluların “istisnai” kararlarla serbest kalıverdiklerini ya da çok hafifletilmiş cezalarla yakalarını kanunun elinden kurtardıklarını görüyoruz.
İktidarın çizdiği çizginin biraz dışına çıkanlar ise yaptıkları suç olmasa bile “istisnai” kararlarla kendilerini parmaklıklar ardında buluyorlar.
Bu aslında bir “güç gösterisi” ve mahsus alenen yapılıyor.
Yaşanan son hadisede de bir “yakalanma” söz konusu değil!
İktidar elitleri kendilerine sağlanan ayrıcalıkları görgüsüzce başkalarının gözüne sokuyorlar.
Mesela bindikleri süper lüks araçlara bir de çakar lambalar takıp, üzerine bir de herkesin uymaya mecbur olduğu kuralları alenen ihlal ederek toplumun geri kalanını tahrik ediyorlar.
Bunun bir tarafında cahillik, görgüsüzlük ve ihtiras var ama diğer tarafında da “İşte görün ve boyun eğin: Egemen biziz ve neyin suç olduğuna biz karar veririz” deme arzusu ve gayreti söz konusu.
Fakat yaptıkları ihlaller toplumsal çapta görünürlük kazanınca bu tavrı sürdürmeleri zorlaşıyor ve çoğu zaman ister istemez geri adım atıyorlar.
Çünkü meşruiyetinin temelini sandığa dayandıran iktidar için halkın çoğunluğunun desteği hayati önem arz ediyor.
Siyaseten karpuz gibi ortadan ikiye ayrılan ülkede yüzde birlik bir değişimin bile bu desteğin ve dolayısıyla meşruiyetin tamamen kaybedilmesi anlamına geleceğinin farkındalar.
O yüzden bu son hadisede bir infiali önlemek, toplumu yatıştırmak için, kesilebilecek en ağır cezayı kestiler.
Ayrıcalıklarla elde edilmiş lüks hayatlarını insanların gözüne sokmadan duramayan Dilan Polat ve Engin Polat’ın uyuşturucu partilerinin görüntülerini paylaştıktan sonra gözaltına alınmalarını da aynı şekilde yorumlayabiliriz.
Neticede “istisnalar rejiminin” mevcut haliyle sürdürülmesi ve rıza üretmeye devam edebilmesi zor.
Söz konusu ayrıcalıkların tüm taraftarlara birden kullandırması mümkün değil.
Zaten ayrıcalığın anlamını muhafaza edebilmesi için sadece belli bir küçük grupla sınırlandırılması gerekiyor.
İktidarın taraftarı olsalar bile insanlar elitlerinin “şımarıklıklarını” görüyorlar. Onlara sağlanan devlet ihaleleri, gözde makamlar, dolgun maaşlı yönetim kurulu üyelikleri gibi pozitif ayrıcalıklardan onlar kadar faydalandırılmalı mümkün değil. Üstelik her geçen gün daha da fakirleşiyorlar. Bu şartlarda “sadakatlerini” uzun süre muhafaza etmeleri pek muhtemel görünmüyor.
Birtakım suçları, usulsüzlükleri işlediği halde takibata uğramama, cezalandırılmama yahut ufak tefek cezalarla paçayı sıyırma gibi negatif ayrıcalıkları dağıtmak daha kolay. Ama bunlar ne kadar çok kişiye verilirse kamu düzeni o kadar bozuluyor.
Böyle devam edilirse bir noktadan sonra “çoğunluğun desteğinin” kaybedilmesi mukadder.
Bu olmasın diye adalet sistemi ıslah edilebilir mi? İstisnalar kaldırılabilir mi?
Haksız ayrıcalıklar sağlama üzerine kurulmuş iktidarın adaleti yeniden tesis etmesi pek mümkün görünmüyor.
Peki bu durumda halk çoğunluğunun desteği “meşruiyetin temeli” olmaktan çıkarılabilir mi?
Bu mümkün olabilir mi?
Çıkarılırsa yerine ne konulabilir?
Yaşayıp göreceğiz.

Bir cevap bırakın